
Anlaşma Anlaşmadır İhtiyar! | Kısa Öykü | Ahmet Ünal, bu hikayeyi 2022 yılında yazmıştır.
Ahırın içinde on adet büyükbaş hayvan vardı. Bir süre içeri hava girmesi için menteşenin ucuna bağlanan kirli bir ip sayesinde hafifçe açık bırakılabilmiş kapının hemen dibinde yan yana gri zinciler yoluyla bağlanmış iki erkek sığır geviş getirdikçe, boyunlarına azıcık bol gelen bu zincirlerin sistematik olarak behniye yumuşakça çarpması sonucu hipnotik, hoş bir sesin çıkmasına neden oluyordu, aynı zamanda sağdan sola doğru devinen ağızlarından dışarı salınan nefes buharları, kapı aralığındaki dondurucu sise doğru karışıyor ve arada sırada hümkürür gibi nefes alıp vererek rahatlıyorlardı. Evdeki tüm hayvanların gündüz taze otlarla coşkulu beslenmeleriyle birlikte şimdi bağırsaklarından bomba şeklinde boşalan sımsıcak parlak dışkılarının ağır kokusu altında, ahırın içine, gürültülü bir tartışma sesi ulaşıyordu. Söz gelimi yerle bitişik olarak inşa edilmiş tahta evin kapısının önündeydi bu hararetli atışma. Ne ki söz konusu iki erkek sığır, şu anki dinlenme anının tadını iyi çıkarmaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı, çünkü kanımca bu öfkeli tartışmanın sonunda bütün iş kendilerinde patlayacaktı. Yaşlı adam, yaşlı karısına şöyle söyledi, ”Ekim ayında olmamız neyi değiştirir? On günden önce kar yağmaz buralara! Bir on gün daha köydeki stoklarımıza dokunmadan burada tasarruf edebiliriz.” Havanın kararmasına neredeyse dakikalar kalmıştı, yoğun sis ve soğuk, yaşlı kadının tartışmayı uzatmasını engelliyor gibiydi, evin ön kısmındaki kirden katmanlaşmış beyaz muşambaya vuran rüzgar ve çıkardığı ses belirgindi, ”Eğer şimdi kar yağışı başlarsa, ahırdaki iki sığırı değil, seni kızağa koşarım haberin olsun!” diye tartışmayı noktalayıp ahırla birleşik tek gözlü odaya girdi ve sobanın üzerinde kaynayan içi patates dolu tencereyi kontrol etti yaşlı kadın. Paltosunun yakalarını yukarı kaldırarak, dupduru taze sis ve soğuğu daha da azaltma yoluna gittiği bir sırada yaşlı adam, enine kısa ama boyuna uzun olan ahırla birleşik evi tahta çitlerle saran güvenli bölgesinin içinden, masmavi gözlerinin önünde her bir yanı siyah bir silüet olan tuhaf bir adam fark etti. İçeride hala mır mır söylenen karısının dalgınlığından faydalanarak gizlice o adama doğru sokuldu bu ihtiyar, ”Sen de kimsin? Yüzün kapkaranlık, şapkan da pek havalı!” Ahırın önünde, tabanına hayvan pisliği yapışmış, ayrıca tek tük yorgun sineklerin etrafında yavaşça uçuştuğu bir kürek vardı, yanı sıra cadı süpürgesine benzer edevatın hemen bir metre ucunda da beyaz bulut cennetini hafif karartılarıyla belirginleştiren kocaman bir tezek tümseği öne çıkıyordu, ki oranın çevresinde çember olmuş uzun, diri ve iri ısırganların arasındaydı bu organik yığın, dahası belirtilen yerin keskin kokusu doğanın vahşi sessizliğine karışırken, duru sertliğiyle ısırıcı soğuğunu her şeye karşı muştulamaya devam eden yabanıl sislerin ıslanmış beyazlıkları içinde bu esrarengiz kişi, havada asılı duruyordu, üstelik ayakları yoktu da, siyah pantolonunun diz altından sonrası görünmüyordu. Ardından mavi gözlü ve iri yapılı yaşlı adama yaklaştı bu yaratık, ”Seninle bir anlaşma yapmak istiyorum ihtiyar! Ahırdaki iki erkek sığırınla birlikte şimdi yola koyulur, köye üç saat içinde varırsan, sana bir torba altın vereceğim. Ama bu üç saat içinde ne kadar yolu uzatırsan o kadar da ömrün uzayacak, ancak bir parantez açmam gerekir ki, yine bu üç saat sonunda köye varamamış olursan, iki erkek sığırınla birlikte sen de oracıkta öleceksin. Var mısın?” Burnu soğuktan kıpkırmızı olmuştu yaşlı adamın, hafif bir kibre alaycı gülümseme oturttu, gözlerini kısıp dudaklarını iki yana gerdi ve yaşlı karısına belli etmeden, ”Ah, köy buradan yarım saatlik yol, Arpa Yeri’nden değil de, Kabak Tepe’nin ardından yola koyulursam bir buçuk saate varırım, yani her türlü kardayım, hem bir torba altınım olacak hem de ömrüm uzayacak, evet kabul ediyorum!” diye sevinçle kendinden geçerek anlaşmayı kabul etti ihtiyar. Derken siyah yaratık ortadan kayboldu ve daha da yoğunlaşan sisle ve hafif çöken karanlık ile beraber bir solukta ahırdaki keyif yapan iki erkek sığırı dışarı çıkardı ve ardından da onları kızağa koştu mavi gözlü. Yaşlı karısının feryatları ve küfürleri ona vız geliyordu şimdi, ona bir kelime bile açıklama yapmadan, ”Yarın görüşürüz, kapıyı kilitle ve yat!” şeklinde direktifi vermişti bile. Bu iki erkek sığır hem üşüyor hem de korkuyordu, uyuşuk davranıyorlardı, geviş ritimleri büyük bir şaşkınlıkla yavaşlıyor, isteksizliklerini soğuğa karşı direnmeyi reddederek ve bu yüzden titreyerek dışa vuruyorlardı, saatine baktı mavi gözlü ihtiyar, on sekizi gösteriyordu, yirmi bire kadar çoktan köye varmış olur ve altınlarla uzayan ömrümü hak etmiş olurum diyordu iç sesiyle. Gacur gucur seslerle birlikte keyifsiz, donuk ve korkularla dolu tavırlarla kızağı çekmeye başlamıştı erkek sığırlar. Her adım atışlarında taze ıslak otlar karanlığın perdesi altında onların bacaklarını dizlerine kadar ıslak lekeye buluyordu, uzun çimenler sığırlar rotasına doğru ilerledikçe kızağın tahta kasasına sürtüyor ve hışş şeklinde sesler çıkarmasına neden oluyordu, ki bu melodiler aralıksız ve farklı tonda devam ederken vahşi gecenin uyuyan boşluğuna karışıyor, kızağın iki ince ve yüksek tekerleği bakir otları karanlığın tahtında sessizce eziyordu, devamında arada bir hafif tümseğe denk gelince de ihtiyarı tasasızca yukarı aşağı sarsıyordu. Mavi gözlü ihtiyar, kızağın ucuna oturmuş ve uzun siyah paltosunun yakalarıyla yan taraflardan gelen soğukları engellemeye çalışıyor ve kel kafasına taktığı bez şapka da onun başını koruyordu. Çizmeleri, kendisi kızağın üstünde olmasına karşın, halk diliyle ‘ıba’dan dolayı ıslak ve el değmemiş uzun otların bu şeye denk gelmesi ile tıpkı sığırlarının dizleri gibi onun da botları, yapışan çiçek tanecikleriyle beraber ıslanmaya ve gıcır gıcır parlamaya devam ediyordu. Adamın görüş açısında, yarım metre boşluğun sol ve sağ yanında birbirine simetrik oranlarla yay şeklinde karşılıklı içe içe bakan düzgün ve uzun iki çift boynuz ve bu boynuzların altında kıpraşan uzun kulaklar görünüyordu. Hızlı yürürken kuyruklarını savuruyorlar, burunlarından buharlar çıkarıyorlar ve dizleri sarı, siyah, yeşil, mor gibi tonlarla karışmış kekik, yaban ekini tomurcuğu, yaban bitkisi ve çiçek lekeleri izleğinde tamamen nehirde suya batmışlar gibi görünüyordu, ayrıca karanlığın içinde beyaz olarak hemen fark edilen ve sağa sola deli gibi savrulan iri taşakları ile oranın karınlarına doğru hizası da neredeyse tamamen ıslaklığa bulanmıştı. Hayvanlar bu mantıksızlığa anlam veremiyorlar ve üşüyorlardı ve keyifsiz yola koyuluyorlardı. Her bir taraf sis ve karanlıktı, bu yüksek tepelerin karanlık yabanıl bulut örtüsünün içinden hafifçe çise de damlamaya başlamıştı, hayvanların alınları ilerledikçe özellikle boynuzlarının arası ıslanıyordu, devamında yaşlı adam, tabancasını evde unutmuş ancak yine halk diliyle ‘girebi’ şeklinde niteledikleri keskin aleti yanına almıştı. Ki bunu da keskin tarafı koltuğunun altına gelecek biçimde cebinde olan sağ elinin hizasındaki pazu kısmının altına kıstırmıştı. Çok uzaklardan kurt ulaması sesleri geliyor ve korkudan vitesi beşe takan iki sığırı daha da ürkütüyordu. İhtiyarın keyfi yerindeydi, bir tek komşusu bile olmadan sadece karısı ile yaşadığı Kaldıracaktaş’tan çıkmışlardı artık, sis ve karanlık bu iki usta sığırın yön bulmasına engel değildi, çünkü gözü kapalı bile buraların her bir yanını bulabilirlerdi bu hayvancıklar. Gıranyurd’a vardıkları sırada bu öküzler rotayı Hüdaverdi yönüne dikmişlerdi, çünkü köye kestirmeden gidilmesi gerektiğinde bu yol kullanılırdı. Hayır der gibi girebinin sapıyla öküzlerin yönünü değiştirdi ihtiyar, köye yarım saatte gitmek az kazanç getirecekti, o yüzden rota bu sis ve karanlığın içinde bile olsa Kabak Tepe’den olacaktı. Öküzlerden teki sahibine küfreder gibi böğürdü ve o yolu kullanmak istememecesine direnmişti, çünkü Kabak Tepe’ye giderken, Tuz Taşı’ından geçmek gerekiyordu, bu saatlerde oralar hiç tekin değildi, eğer o yolu kullanırlarsa, bir kurt sürüsü ile karşı karşıya kalacaklarını biliyordu zavallı hayvan. Ancak ilginç bir taşralı özgüveniyle neredeyse tamamen korkusuz olan ihtiyar, burada kimin patron olduğunu hatırlatır gibi baş kaldıran öküze bir tane patlattı ve rotayı Kabak Tepe’ye çevirtti. Kızağın tekerlekleri bakir ve ıslak otları ezdikçe hışş, fışş, şırrt gibi organik sesler hayvanların tabanlama sesleriyle ortak şekilde yankılanıyordu. Öküzler koşarak o bölgeyi geçmek istercesine, sulu sulu karanlık otların arasında, rahvan bir düzende koşuyorlardı. İhtiyar korkusuzdu, çünkü bu bölgenin generali kurtlar kuşlar değil, kendisiydi, o halde bu yol kullanılmalıydı. Aradan on beş dakika geçmişken Tuz Taşı’na vardıkları sırada, gece sisi örtülerinin arkasındaki gizemli bir karartı halinden başka bir şey olmayan balçıklı yolun sol tarafındaki tenha ormanın içinden önce ağaç çalıları arasında çatır çutur keskin ve açık devinme sesleri geldi sonra da ormandan çıkıp bu üçlüye yakın tarafa doğru kızıl ot denen iri ve desen biçimindeki devasa yapraklı bitkilerle yine bunlara benzeyen ama daha düz ve dokunaklı dokuya sahip kabalak otlarının arasına geçti bu hışırtı sesleri, kışşt, hışşt, kırtt, gibi daha yumuşak ve bariton gürültülerle hareketliliğin sesi yakınlaşmış gibiydi yolcu tayfasına, sonra bir, iki, üç, dört derken bir sürünün ormandan çıkıp onların yanına doğru geldiği anlaşıldı, öküzler durdu, korktu ve savaş ya da kaç tepkisine maruz kaldı, göz bebekleri büyüdü, durdukları yerde kuyruklarını stresle sallamaya başladılar, “Bu da neyin nesi, ne ki bu, s.tiğimin ne bu?” diyerek kendi kendine konuşmaya başladı ihtiyar, kızaktan indi, girebisinin keskin ucunu çizmesinin ucuna kondurdu ve öküzlerin önüne gelip orada bunun ne olduğunu anlamaya çalıştı. Ses dışında hiçbir şey algılanamıyordu, göz gözü göremiyordu çünkü; soğuk, karanlık, katı bir sis tabakası ve gözlerin anlamsız olduğu engin bir dünya! Otların ve balçıkların üzerinde birbirine karışan tabanlama sesleri bu üçlünün yanından geçmeye koyuldu, aralarından biri kızağın tekerleğine kafa atıp yoluna devam etti, domuz sürüsüydü bu, iri bir erkek soldaki sığırın kıç tarafına gelip biraz onu inceledi kokladı ve sürüsünü takip etti sonra, tam yedi adet domuz ihtiyar ve öküzlerin yarım metre önünden salına salına geçti ve hiç kimseyi umursamadılar, iri ve siyah silütlerinin hareketliliği oldukça yabanıldı, sonra bu tabanlama sesleri otlarla olan dansını bitirip bu sefer yolun aşağısındaki gürgen ağaçları ile doğanın semasına uzanan karanlığın içine doğru ilk baştaki gibi parlak ve açık gürültü biçiminde çatır, çutur, kart, kurt gibi yankılanan seslerle devam etti ve gittikçe uzaktan işitilmeye yüz tuttu, sonunda yine baş başaydılar bu üçlü artık. Ardından tekrar kızağa atlayıp sığırlara komutu verdi ihtiyar. Ancak öküzler kıpırdamıyordu, sımsıcak ahırlarına dönmek, dinlenmek istiyorlardı, çok korkmuşlardı, derken durumu anladı mavi gözlü, kızaktan indi, tir tir titreyen öküzlerinin başlarını sırayla öptü ve onlara cesaret verdi, şefkatliydi aslında hayvanlarına karşı ama aynı zamanda şaşırtıcı derecede acımasız, hele ki kendi çıkarları olduğu zamanlarda. Bu cesaretle beraber tıpkı bir savaş atı gibi özgüvenleri yerine gelmişti öküzlerin, çamurlu ve kaygan Kabak Tepe’ye çıkan toprak yolda sanki kuvvetlerini beş katına çıkarmışçasına bir amaç uğruna ilerliyorlardı sanki. Bu öküzler çok özeldi, köydeki en cesur ve en güçlü öküzler olarak bilinirlerdi, güçlü oldukları kadar sahibinin sözlerinden asla çıkmamasıyla da ünlenmişlerdi. Sanki şöhretlerinin farkındaymışçasına asla ucuz yaramazlık yapmazlardı, saat gibiydi tüm hareketleri, işte koşulduklarında, izin günlerinde ve diğer zamanlarında gereken neyse onu yaparlar bunun da dışına çıkmazlardı. Derken aradan bir saat geçmişti ve Kabak Tepe’nin yarısına kadar varmışlardı bile. Sis ve soğuk hala devam ediyordu, çişe yoğunlaşmıştı, çamurlu ve balçıklı yol hızlarını engelliyor ve öküzleri dört kat daha da fazla yoruyordu. İçlerinden asi olanı, yani kara öküz diye nitelenen ve sağ taraftaki o öküz birden durdu ve aksileşti, artık devam etmek istemiyordu, bu bir eziyetti ve bu çamurun içinde kızakla beraber tepeye varmak imkansızdı. Saatine baktı mavi gözlü ihtiyar, bir saat geçmişti ve buradan geri dönüp Arpa Yolu’nu kullanırlarsa iki buçuk saat sonra köyde olurlardı, hem altın hem de ömür için iyi bir fikirdi geri dönmek! Derken ihtiyar direktif verdi tekrar ve öküzler geldikleri o kadar yolu bu sefer geri dönmeye koyuldular, yokuş aşağı hızlanmışlardı, hayvanların ayakları bir oraya bir buraya kayıveriyor ve neredeyse ikiye ayrılacak gibi oluyordu. Ancak korkmak ve disiplinden caymak yasaktı, bu öküzler bunu çok iyi biliyorlardı, hem zaten Hüdaverdi’ye vardıklarında sisten kurulmuş ve yalnızca karanlıkla baş başa kalacaklardı. Ki dönerlerken bu yorucu kaoslu yolculuğun arasında bulundukları yere yüz metre uzaklıkta olan bir çeşmenin gür tonda yankılanan su akma sesi geliyordu, lık lık şık şık lık lık… Tam olarak bir saat daha geçmişti ki başlangıç noktaları olan Gıranyurd’a geri varmışlardı. Artık şimdi bir saat vakit kalmıştı geriye, olsundu, nasıl olsa buradan köye yarım saate varacaklardı. Bununla birlikte öküzler haklı olarak çok yorulmuşlardı ve dinlenmek istiyorlardı, boyunlarına kadar çamura ve ıslaklığa batmışlardı, acınası biçimde görünüyorlardı, sanki boğa güreşlerinden çıkmış gibiydiler, ayrıca ilginç bir şekilde az önce geldikleri Tuz Taşı’nın oradan çok da uzak olmayacak tonda kurtların uluma sesleri ulaşıyordu kendilerine, büyük ihtimalle bu yolcuları uzaktan uzağa takip etmişlerdi ama henüz saldırmamışlardı, devamında çamurların özellikle ayak, bacak, karın ve yüz bölgelerine yapışması sonucu çok üşüyordu bu iki sığır. İki sadık asker gibi oldukları yerde kıpırdamadan duruyorlar ve sadece derin derin soluyorlardı. Ancak ihtiyar bu mola için duramazdı ve Hüdaverdi’ye doğru aynı tempoda paldır küldür yola koyuldular. Siyah öküz çok sinirliydi, sahibini sevmese, korkarım ki onu oracıkta öldürmek isterdi. Tam Hüdaverdi’ye varacakları alana otuz metre kala sislerin içinde çukuru fark edemeyen öküzler kızakla birlikte kocaman, neredeyse göle dönüşmüş olan çukura yuvarlandılar. Doğal olarak ihtiyar da kızağın üzerinde olduğu için elindeki girebi ile o da düşmüştü. Uysal olanının sol boynuzu kırılmıştı ve asi olan siyah öküzden de kanlar geliyordu, bu girebi o esnada onun sağ arka bacağını kesmişti. İnce bir havzadan aşağı doğru akan suyun hışırtısı çok yabanıldı, hayvanlar acı içindeydi, ihtiyar hemen toparlanıp hayvanları bir şekilde kızaktan boşadı ve kurtardı onları, sonra da kendi güçlü kollarıyla kızağı su dolu çukurdan çıkardı ve yola bıraktı. Beline kadar suya batmıştı mavi gözlü, ve oldukça da korkmuş, sarsılmış görünüyordu, bir yandan da sadece iş kazası yaşamış gibi bir hali vardı. Hayvanlar çok kötü durumdaydı, ihtiyar onların kafasını okşuyor ve bir yandan da ağlıyordu. Hemen siyah öküzün bacağındaki kanamayı durdurdu, bir bez sarmıştı. Sonra boynuzundan kan fışkıran öbür sığırın kanamasını yine aynı yöntemle durdurmuştu. Ardından ağlaya ağlaya havzanın yanında sapı suda olan ve cılız akıntı bu sapa dokundukça oraya kapılma niyetiyle sarsılan girebinin yanına koştu, akıntının etrafındaki uzun otları cırt cırt diye koparıp öküzlerinin yanına vardı onların ağızlarına ikram etti, başlarını sevdi, özür diledi ve bir kez daha öptü yoldaşlarını. Derken bu alandan sisin de dağılması ile beraber başından beri takip edildikleri kurt sürüsünün alfa erkeği oraya gelip kaza yapmalarından fayda sağlamak ister gibi yoklamaya çalıştı onları, ihtiyar yerden taş alıp fırlattı ona, sonra havzanın yanına koşup girebisini aldı ki bu sırada alfa kurt bacağı yaralanan sığırın kanamasına doğru dişlerini geçirmeye çalıştı fakat öküz büyük bir öfkeyle ve ruhsal yorgunlukla ondan bacağını kurtarıp tek bir refleksle sağ boynuzunu sert bir boyun hamlesiyle sağ gerisine kurda doğru salladı, öbür öküz de ona bitkince yardım etti, sığırlar çaresizdi, yorgun ve acınasıydılar, âsi olanının sağ arka bacağına sarılan beyaz bezden kırmızı kanlar sızıyor ve siyah bacağına ince ince üç dört ayrı yoldan iniyordu, kurt bu ikisine tek başına bir ileri bir geri sırtarıp onların hata yapmasını beklerken öküzler yan yana cephe alarak onu bir şekilde yine de püskürtüyorlardı, sürünün geri kalanının oraya gelmesi an meselesiydi ki liderlerinin doğru zamandaki direktifini bekliyor olmalıydılar, sonra yaşlı adam koşarak geldi, girebinin keskin olmayan arka tarafını kurdun beline geçirdi, kurt inledi çığırdı ve otuz metre gerisindeki sürüsünün yanına büyük bir yenilgiyle topukladı. Devamında dilleri dışarı çıkmış içten içe öksürerek gözlerini büzen bu haldeki zavallı yaralı hayvanlarını kullanmak istemediği ve o yaratığa bu işten vazgeçtiğini belirtmeyi düşündüğü sırada, ve birden, âniden, mucizevi bir biçimde bu iki cesur öküz kendilerini toparlayıp kızağın ucuna gitti ve yarım kalan işimizi tamamlamaya ne dersin der gibi büyük bir özgüven ve ciddiyetle, dibine kadar hazır bir çeviklikle koşulmayı beklediler. Öksürmeyi kestiler, göz bebeklerini genişlettiler, dillerini dişlerinin arasına gizleyip kuyruklarını bile kıpırdatmadan şöhretlerine yaraşır duruma geçtiler. Yaralıydılar ama artık yapması gerektikleri şey için doğduklarını ve bu yüzden ilerlemeleri gerektiğini hissetmişlerdi, savaşçı olarak doğmuşlardı, bunu biliyorlardı, artık geri dönmek bu iki sığıra yakışmazdı, mantıksızlığı sorgulamak geride kalmıştı, bundan böyle zafer ya da ölümdü onların yolu. Mavi gözlü ihtiyar çok duygulanmıştı, bir yandan ağlıyor bir yandan da öküzlerin istediğini yerine getirirken tekrar tekrar onların alnından öpüyordu. Bu cesur üçlü tekrar yola koyulmuşlardı, artık sis yoktu, çünkü Hüdaverdi’yi geçmişler ve Arpa Yeri’ne varmışlardı, ancak her bir yan zifiri karanlık ve çok soğuktu. Bu Arpa Yeri’nin ıssız ve yıkık evlerinin hizasından ya da altından ürkütücü sesi ile beraber bir dere hatta şimdiki durumla beraber akıntı gücünü hesaba katarsak nehir gibi akıyordu. Artık yirmi dakika kalmıştı, üç saatin bitimine. Hayvanlar son gücünü kullanıyorlardı, tükenmişlerdi, biraz daha gayret etseler sanki ölecek gibi hissediyorlardı. Ardından ihtiyar adam bu hayvanları durdurdu ve yaratık adama seslendi, ”Hey! siyah yaratık! Anlaşmayı bozuyorum, biraz daha devam edersek öküzlerim ölecek, neredesin, çık karşıma!” Yaratığın kendisi yoktu ancak sesi Arpa Yeri’nin her bir yanında yankılanıyordu, ”Anlaşmayı bozarsan üçünüz de ölürsünüz, bunun geri dönüşü yoktur ihtiyar! Ve yine üçünüz eğer kızaktan boşanır ve yayan giderseniz, yine ölümle cezalandırılırsınız, anlaşma anlaşmadır ihtiyar! Ya sadık kalırsın ya da ölürsün!”
Sanki bu yaratığın sesini öküzler de anlamış gibiydi ve son bir güçle beraber Arpa Yeri’nden aşağı doğru rahvan düzende koşuyordu zavallı hayvanlar. Abdullah Çeşmesi’ne vardıkları sırada yalnızca üç dakikaları kalmıştı, ancak hayvanlar son soluklarını veriyorlardı, birazdan öleceklerdi, ama kendilerini sahibine feda ederek yani onu kurtarmak uğruna bu üç dakika içinde hayatta kalmak için ant içmiş gibiydiler. Asi öküzün sağ arka yaralı bacağındaki kemik dışarı fırlamıştı, hareket ettikçe dışarıdaki kemik sağa sola sallanıyordu ama umursamıyordu hayvan, o halde bile çok güçlüydü, köye varmışlardı, şimdi otuz saniye kalmıştı, ancak hayvanların ikisi de sahibini kurtararak oracıkta can verdiler. Artık ihtiyarı altınlarına ve uzun ömrüne kavuşturmuşlardı, her zamanki gibi görevlerini ölümü seçerek bile olsa yapmışlardı… Gökyüzüne baktı ihtiyar adam, ”Ey Tanrı’m! Açgözlülüğüm, sevgiyi öldürdü. Meğerse sevgi tüm altınlardan ve ömürlerden kıymetliymiş!” diye feryat etti, sonra bitiş çizgisinden ölü hayvanlarının yanına geri gelip uzanarak, o da, otuz saniye kala yetişip elde ettiği tüm ödülleri ve kazandığı zaferinden vazgeçmiş, kader arkadaşlarıyla birlikte can vermişti…
A. Ünal
• • •