
**
Mantıksızlıkları bitmiyordu, anlam veremiyordum neden gündüz vakti arabalarının farlarını yakıyorlardı ki, caddede aralarından biri açmışsa farlarını art arda diğerleri de açıyorlardı, gündüz olması bir şeyi değiştirmiyordu yaptıkları şeyi sorgulamaları için. Sahil caddesindeydim, motosikletten başka bir şey yokmuş gibiydi caddelerde, bir sürü üstün gerizekalılar çığlıklar atarak motoru köklüyorlardı, neden yapıyorlardı bunu anlayamıyordum, keyiflenecek bir yanı yoktu yaptıklarının, başkalarını rahatsız etmenin neşesini yaşadıkları anlaşılıyordu daha çok. Yalıların karşısındaki yüksek tepeciklere ağaçların arasında kurulmuş zengin evlerin birinde mermer kesiyorlardı, biraz yukarılarda yapmak yerine caddeye sınır olmuş duvarın üstünde yapıyorlardı, yayla sisi yoğunluğunda tonoz bulutçukları caddeyi duvarmışçasına kesmişti, durmuştum, ilerlersem ciğerlerim tonozla dolmak zorunda kalacaktı, kir sisinin yavaşça her yeri sarışına bakarken içlerindeki lağımların ifadesini izler gibi oluyordum, midem bu kadarını kaldırabiliyordu iyi ki ya da öyle sanıyordum, midemi almışlardı belki de, bir saat bekleyip bile geçemedim oradan, tozdu her yer onlarla.
**
Diyarbakır’daydım. Oyunculuk sınavı için başvurmuş Kürtçe bilmediğimi söylemiştim, ama gelin demişlerdi yine de. Uçağın içinde yerimi değiştirtmiştim, arkamdaki köpek dişi çürük adam bir türlü susmuyordu telefonuyla konuşurken, kalkışa kadar uzun zaman geçiyordu uçakların içinde, insan ırkını boş kalan sürede kendi hallerine bırakırsanız telefonlarıyla birilerini arayıp rahatsız edebilirlerdi diğerlerini, kalkmıştı uçak, içimden uçağın düşmesi için Tanrıya yalvarmıştım, tahammül edemiyordum artık, bahtım açılmıyordu, sinirlerim çok yıpranmıştı, sınavı kazansam bile Diyarbakır’da nasıl yaşayacaktım acaba, bunu düşündüm, bir site içi, sahne ve ev, hepsi bu kadar, arada yurt dışına gider gelirim, mümkündü, fena olmazdı sanki, jüride kimler var diye düşündüm, bıkmıştım kendi klasımın altındaki insanların önünde sınav vermeye, tam tersi olmalıydı diyordum içimden hep, anlayamıyorlardı farkı, anlayabilsinler diye fiyat kavgasına hazırlanan bir esnafı alttan almaktan farksız yaklaşımla algılarını açmaya çalışıyordum sürekli, sorun değildi çıkıp bir iki sahne tirat verecektim sadece, çalışmama gerek yoktu, sıradan bir yetenek sınavı için bunu yapmazdım, varmıştım fuayeye, herkes yüksek tedirginlikle ezberini geçiyordu ileri geri yürüyerek, umurumda değildi benim, kadınlar bakıyordu sürekli, içlerinde tiyatronun sanatçılarının da olduğu duygusuna kapılmıştım, gelip görmek istemişlerdi heyecanı sanki, koridorun dibinde çöktüm, aklımdan ezber bile geçmedim, hiçbir şey yapmadım, genç bir kadını izliyordum sadece, sağlıklıydı, yüzünü yıkadıktan sonra ellerindeki havluyla salona gelir gibi yürüyordu, tarzımdı tipi ama geri kalanı öyle miydi bilemiyordum, tazeydi dudakları, burada da yabancıydım, herkes gibi davranamıyordum, heyecanım yoktu, sınava alan kişi olmam gerektiğini hissediyordum, birazdan sahneye çıkacak dışarıda görünce kaçacağım birilerinin önünde değerlendirmeye alınacaktım, bu uyumsuzluklar çok yormuştu beni, bitmiyordu, adaylardan biri heyecanı tamamlanmış neşesiyle çıktıktan sonra sıram gelmişti, kayıtsızca salondan girdim, karısıyla sıradan bir sevişme yaşayacak birinin alışkın yürüyüşleriyle sahnenin ön boşluğuna kurulmuş masanın arkasında üç kişiyi gördüm, sahnenin ön sofita ışıkları açıktı sadece, gizemli üç surata yansıyordu ışıkların kalan kısmı, seyirciye göre en sağdaki kırklı yaşlardaki kadın genel sanat yönetmeniydi, jüri başkanı gözlüklü emekliliğe yakın devlette çalışan bir akademisyen diğeriyse erkek ve orta yaşlarda sıradan bir akademisyendi.
“Hoş geldiniz” dedi gsy, hoş bulduk, merhaba deyip sahneye çıktım, hiç heyecanım yoktu, hala hangi tiradı oynayacağımı bile kararlaştırmamıştım, yüzlerce baştan sonra çalışılmış tirat ezberi vardı aklımda, birini oynardım herhalde,
“Kısaca tanıyalım mı sizi?” (Jüri başkanı).
“Yıllardır sistemin dışındayım, tek başıma hayatta kaldım ve iki cilt eser yazdım, altı kitap çevirdim, onlarca nitelikli blog yazısı yazdım, oyunculuk mezunuyum, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda dört sene oyuncu sanılarak teşrifatçılık yaptım, bir sürü oyunda yer aldım, nitelikli eğitimler verdim, çok yoruldum. Artık sağlıklı bir hayat istiyorum, akıcı İngilizce konuşabiliyorum, Almancam fena değil, Kürtçem yok ama gelebilirsiniz dedi konuştuğum kişi (Bu sırada gsy küçümseyerek gülümsüyordu), ülkemizin çöken şimdisinde, şu hep yeteneği öğüten sistem klişesinin gerçek ete kemiğe bürünmüş haliyle potansiyeli yok edilmek istenen biriyim sanırım, asla taviz vermedim, yok olmadım, devam ediyorum, şimdiyse buradayım. Eğer oyunculuk performansımı kuruma uygun görürseniz, Diyarbakır’a doğrudan yenilikler getirebilecek biri olduğuma inanıyorum.”
Samimiydim, tek yapmaları gereken anlamaktı. Jüri başkanının yerinde kendim olsaydım ve böyle bir şeyle karşılaşsaydım söyleyeceğim tek cümle şu olurdu; “Estağfurullah, sizi kaçıracak kadar ahmak değiliz, biz değil sizin kendi mücadeleniz kendisini buraya uygun gördürdü ve aldırdı, bir sanatçıda olması gereken her şey olmuş sizde, isterseniz sahnenizi oynamanıza gerek yok, işe giriş evrakları için sizi arayacaklar, hoş geldiniz.”
“Kürtçe bilmiyorsun ama?”
O kadar anlatımın arasından Kürtçeye takılmışlardı hala.
“Şimdi, bana bir Kürtçe metin verin, ezberler, anlamını öğrenir, sahnede Kürtçe bilen biri gibi olarak rahatlıkla oynarım. Ve Kürtçeyi öğrenmem uzun sürmez, çabuk öğrenme yeteneğim var galiba, ki zaten Türkçe oyunlar da yer alıyor kurumda bildiğim kadarıyla, bu yapı oturana kadar Türkçe ağırlıklı oyunlarda oynayabilirim. Ayrıca, Diyarbakır’da yaşayıp yaşayamayacağım konusunu, kötüsüyle, iyisiyle olgunca düşünüp karşılaşabileceğim zorluklar bağlamında hepsini göze almış durumdayım.”
Gsy hala küçümsüyordu, onun yerinde demiştim içimden, herhangi bir kadın otursa etkilenebilirdi bu anlardan.
“Çevirmenlik yaptığınız için sanırım, yani oradan geliyor hızlı dil öğrenme (Son vurgusunda kafasını sola sallayıp sol gözünü kısmıştı jüri başkanı).”
Söylediklerimi, akademik çöplükle dolmuş zihnine akademik çözümlemeyle oturtmaya çalışıyor ama başaramıyor duygusuna kapılmıştım.
“Bilmem. O da bir etken tabii.”
Parçayı oynamak için antreye gittim, aklımda hala sahne yoktu, ne oynasaydım acaba, Treplev? Uğraşamam, Hamlet? Şiirsel coşkusu beni yorar şimdi, Machbet? Yorgunluğuma bakılırsa fiziksel gücüm eksik görünebilir, Faust? Ah, uğraştırır, Oidipus? Yakınma havasında değilim, Köşebaşı? Yerli sevmiyorum, Cyrano? oradan oraya zıplayamam, Bir Delinin Hatıra Defteri? Fazla trajik, Caligula oynayayım bari, o anki ruh halime Caligula uygundu, sözlerini hatırlayamıyordum, odaklanmalıydım ama zaman yoktu, tüm sahneyi Caligula’nın ağzına kendim yazarak oynadım, Camus değil ben yazmıştım sanki o sahneyi, kimse anlayamamıştı.
“Çeviriyi çok beğendim, akış harika, kimin çevirisi bu?”
Not alıp duran erkekti bunu söyleyen.
“Can Yayınları’ndan çıkan, Ayberk diye biriydi sanırım.”
“Evet evet hatırladım.”
Antreden giriş, geçişler, sahne duruşu, ses kullanımı, mekan kullanımı, duygu yoğunluğu nedenleri, karakterin karmaşası, hayal kırıklıkları, sona giden kibri, zamanlama, ritim, boşa çıkan arzuları, dışlanmışlığı, insan nefreti, harikulade bir oyun olmuş gibiydi, diğerlerini bu sahneye çalıştırmak gerekse, sadece giriş çıkışları benzer seviyede yapabilmeleri için haftalarca çalıştırılmaları gerekebilirdi, profesyoneldi her şey sanırım.
“İlginç bir Caligula oldu, teşekkür ederim. Hiç bu açıdan izlememiştim Caligula’yı, evet bence de gerçekten bu karakter çok entelektüel ve uyumsuz biri, yani, kibrinin arkasında savunmadan ziyade insanların onu anlayamaması var.”
Erkek akademisyen söylemişti bunları. Jüri başkanı kafası karışmış bir halde devam etti ardından,
“Teşekkür ederiz, iyi bir performanstı, fakat Kürtçe olayını anlayamadım ben hala, bilmiyorsunuz değil mi Kürtçe?”
**
İnsanlar içinde gibi hissedemiyordum, olmuyordu, boğuluyordum, bayağılık ve ahlaksızlıktan rahatsız olmuyordu kimse, hiç olmanın tadını çıkarmayı öğrenmiş ölümün uykusunda horluyorlardı, varlıkları bunaltıcıydı, ben miydim fazlalık yoksa onlar mı normaldi bilemiyordum, bir yer olmalıydı bana ayrılan, hepsinden uzakta, asla yan yana bile geçemeyeceğimiz, onları görüp midemin bulanmadığı.
Ahmet Ünal| 19 Eylül 2026 | 23:50 | Yaşamın en tehlikeli oyunu yaşamaktır.
• • •