Bulutlara Bakarak Konuşalım mı

Biraz biz bize sohbet edelim, özgür ruhlu şekilde

Bazen konuşamayacak kadar yorgun oluyorum, daha doğrusu çoğu zaman, günde ağzımdan ya üç cümle çıkıyor ya da dört, o da markette temassız demek için genelde. Elbette ki pek anlaşılabilir bir yorgunluktan bahsetmiyorum, neyse. Beyinlerimizi az biraz ufuklara doğru salıverelim bu yazıda; özgürce hayattan şundan bundan bir iki kelime edelim. Sanki yanan bir kamp ateşini izler gibi, odunlar çatır çutur ses çıkarıyor yanarken, oh. Beynimiz simülasyon mu diye çokça yayıldı bu teori, doğal olarak. Ki zaten, yüksek ihtimalle ona benzer bir şey olmalı. Fakat şu da bir gerçek; gökyüzünü kağıt gibi yırtıp simülasyonda olduğumuzu anlayacağımız dev boyutunda bunu yapan birini bile görsek, hiçbir şey yine değişemez, yani -a bu simülasyonmuş- dedikten sonra üzerinize gelen bir arabadan gene kaçmak zorundasınız, gene su içmek zorundasınız ve gene çabalayıp hayatta kalmak zorundasınız. Tek bir şey bile değişemez hayatımızda, en ufak bir oyunu yarıda bırakacak hareketi bile yapamayız. Anlam bu noktada devreye giriyor işte. Bu oyunu neden ve nasıl sürdürdüğümüz ve sürdürmemiz gereken bağlamda, hikayelerin hakikatle eşleşmesi meselesi. Evren için en önemli şeyin hayatı açıklayan değil hayatı anlamlandıran insan olduğunu düşünüyorum. Newton’un diferansiyel hesaplamasını bilmek elbette ki önemlidir, ama nasıl neden ve işe yarayınca neler oluyor’u anlamaya çalışmak, işte bu en önemlisi, ki çoğu bilim insanı bu noktadan sonra yeteneğini kaybeder, açıklama sonrasına girişebilmek başka bir yetenekle beraber hayat deneyimiyle alakalıdır çoğunlukla çünkü. Düşünmeyen insanlar ne işe yarar diye bir soru da çıkabilir ortaya aynı zamanda; bana göre evrenin gözünde düşünmeyen insanın hiçbir değeri yok, ama zıtlık ve pozitifin ortaya çıkabilmesi için olumsuz yönlerinin bu yöndeki katkılarıyla yaşamalarına izin veriliyor yüksek ihtimalle, yani evren tarafından. Geriye dönüp düşünmeyen insan ölümlerine baktığınızda, öldükten iki saat sonra ona dair hiçbir kanıt kalmaz genelde, ne manevi ne de somut. Torunu bile hatırlamaz, o kim diye sorar adı geçse tesadüfen bir yerde. Ama Sokrates’i hala biliyoruz, kaç bin yıl geçmiş. Bu noktada evrenin değer verdiği şey çok açıktır. Sanıyorum ki evren kendini izleyen zihinler yaratmak istedi, yani bir nevi kamera satın alarak aile videolarını hatıra diye saklamak isteyen bir grup aile gibi. Bir leopar sadece avlanır, kayıt tutamaz, ama Tolstoy yaşadığı dönemi yazabilir. Van Gogh dönemine bakalım; Van Gogh’a eziyet eden köylülerden hangilerinin tek bir ismi mevcut veya yaşadığına dair bireysel kanıtlar var. Fakat onun yaptığı resimler hala iki milyon yıl daha ilerde. Diğer yandan başka bir bağlamda hayatın yasası çok net aslında; önemsiz bir frekansa anlam yüklerseniz evren sizi anında cezalandıracaktır, ama anlam yüklemezseniz zararsız olacaktır o şey; buradaki evren dengesinin mesajı ve kıstası şu: ‘benim için önemsiz olanı önemli hale getirme cürretini nereden buluyorsun? O halde bunu dengesizlik yaşayarak kendin öğren.’ Düşünün ki düşünmeyen bir insan, düşünen bir insana doğası gereği mantıksız bir şey yaptı veya söyledi; örneğin ‘benden iyi mi bileceksin’ dedi ve düşünen insan buna analiz dışında bir anlam yükledi, derhal cezayı çekecektir kendisi, bir iki günü mahvolacak ve işleri aksayacaktır, ama diyelim orada bir davranış, bir doğa olayı gördü ve evreni anlamlandırma sürecine hizmet etmesi için bir dokümana çevirdi, bu seferse evren ona küçük ya da büyük, herhangi bir ödül verecektir veya zarar görmemesi bile ödüldür zaten. Ki şunu da es geçmeyeyim; düşünen insan kesinkes en büyük kıstasta olması gerekmez; her insanın potansiyeli ve düşünme dereceleri farklıdır; en aşağıdan en yukarıya, bu noktada yasa en alttan en üste kendi bağlamında aynı şekilde işleyecektir. Ama burada bir duyarsızlıktan asla bahsetmiyorum, yanlış anlaşılmamalı konu, bir insanın olumsuz davranışına duyarsızlık veya doğru anlamlandırılmamış bir analiz insanı zaman içinde farkında olmadan hasta edecektir, bu noktada devreye yine evrenin şart koştuğu düşünmek giriyor. Yani insan davranışlarına karşı doğru düşünce, tam olarak olması gereken şey. Öyle işte. Ateş nasıl, biraz daha odun atalım mı. Mevlana’nın güzel bir sözü geldi aklıma; dost var çöplüğe götürür dost var gül bahçesine götürür (kısaca anlamı yani, birebiri farklı). Eğer bir kadın gerçekten zeki ve asilse, kendinden aptal bir erkekle kuracağı birlikteliğin her saatinde değeri ve özü düşecektir (tersi de geçerli); evrenin yasasında bulutun frekansıyla güneşin frekansı birbirine giremez, eğer insan buna ters hareket yaparsa sonuç hayatın içinde sıkça gördüğümüz türden önceden asil olup da aptal erkekten sonra ruhu paramparça olmuş kadınların durumu gibi olacaktır. Hayatta en büyük güzelliklerden biri kim olursan ol frekansiyel dengini bulmaktır. Keanu Reeves ile sevgilisi çok güzel örnek buna. Aslında hayatta çok fazla şeye gerek yok; yükselten ve anlayan bir ruh arkadaşı, yeterli bir ekonomi, düşük kaliteli insanlardan uzak bir ev ve sağlık. Bu sadelik bir insanın ömrünü uzatabilir. Dışa dönük, sosyal hareketli, popüler hız tutkunu ve orada burada gösteriş meraklısı insanlardan uzak durmak önemlidir. Böyle bir kadın veya erkek, zarar verebilir genel anlamda. Bir tane o tür bir kadın hatırlıyorum, sevgiliyiz deyip duruyordu bana, uyarmama ve sevgili olamayacağımızı dolaylı belli etmeme rağmen, her neyse, günlerden bir gün birden ağlamaya başladı yanımda, kimse bana değer vermiyor ve sen de vermiyorsun diyordu, teselli olmak isiyordu, tuzağa düşüp etmiştim teselli, ardından ertesi gün gidip başka erkekle yattığını fark etmiştim (Doğrulamıştı sonra), canımı acıtmak için yaptığını söylüyordu, ama ne canım acımıştı ne de umursamıştım, cinsel hastalık kaygısıyla hayatımdan daha erken çıkarmak zorunda kalmıştım onu. Bu bağlamda da gördüğümüz gibi, dengesiz frekanslar birbirine zarar verecektir her dâim, ne şekilde olursa olsun. Öyle böyle şöyle. Yeter bu kadar sanırım. Bir sigara yakayım.

Ahmet Ünal/22:51/16.04.2026/Güzel insanlar özledim.

    • • •