
Kadın cinayeti öncesi görüntüyü izler gibiydim, rüzgârlı Kuzguncuk parkında sinir krizi geçiriyordum, hayat açmıyordu yolumu, neyseydi, önce kadını görüp yanımda olmasını dilemiştim içimden, uzun elbisesinin altında bacakları tazeydi, zayıf bedeni sıradan bir kadına göre uzundu, hoştu, bir süre sonra yanına Afganistan tepelerinde koyun gütmesi daha uygun izlenimi oluşturan biri gelmişti, bedensel tepkileri kötülük kokuyordu, koltuk altları kıllı ve tuvaletten çıktıktan sonra ellerini yıkamamış duygusu oluşturmuştu uzaktan, kıyafetleri sokak kenarına has belli bir tarzı ifade ediyordu, kirli sakal üstlerinde oyuklar vardı, kadınla yan yana yürürken belini kaba ve ihlalcilikle kavrıyordu, kadının ifadesinde kurtulamadığı bir bağımlılığı kabul etme çabasının huzursuzluğu dikkatimi çekmişti, yakınlarındaydım, göz göze gelmiştik kadınla, neredeyse düşündüklerimi hissettiğini sanmıştım, üzülmeyi bıraktım ardından, solmakta olan güzelliğine ve bacaklarına bakıp çürüyen birini gözlemlemenin tiksintisini yaşadım, bana neydi, artık güzel bir kadın olamayacak ve bacakları cazibelerini kaybedecekti, gördüğüm şey kızgın yağa atılmamış patates gibi geçici bir şeydi o an, seçim onundu ve başına gelmemesini dilediğim şeyleri yaşarsa kendi hissedecekti cehennemi.
**
Beşiktaş’a geçmiştim, iyiydi Beşiktaş’a geçmek, dört tip insan görürdünüz tabanın her noktasını kaplayan kalabalıklarda, lise öğrencileri, üniversite öğrencileri, açık öğretim öğrencileri ve kaldırım kenarlarında hayat öğrencileri, öğrencilerin toplanma noktasından farksızdı Beşiktaş, markete girmiştim, güzelliğini örten hafif kilosu ve muhafazakâr ailesi gölgesinin az insanlarca görülebilecek haliyle gözlerini benden alamadığı duygusuna kapılmıştım, tezgaha koydum ürünleri, benden önceki kırklı montlu zayıf bir adam kadınla başlattığı ürünler hakkında sıkıcı sohbetini uzatmak için kelime haznesini zorlarken diğerinin ona mesafeli ilgisi birden kibarca hoş geldinle bana dönmüştü, hüzünle hafif sırıttı adam ve gitti ardından, gözlerimin içine bakıyordu, hoşuma gitmişti, sözleri çoğaltmak ve daha fazla aynı havayı solumak için rutindeki sınırlarının dışına çıktığı izlenimine kapılmıştım, gözlerime bakarak gülümsüyor ve söylüyordu sözcüklerini, masumdu ve iyi erkek istiyordu içgüdüleri, iyi erkek miydim bilemiyordum, değildim belki de, veya iyi erkektim, ciddiyetimi bozup ben de aynı karşılıkla cevap veriyordum, kulaklık vardı kulağımda, kahrolası şey, kadın bir şey demişti numaralarımızı almaya kadar uzayacak şekilde, duymamış ama dudaklarını okuyarak tahmin ettikten sonra teşekkür edip dışarı çıkmıştım bile, biraz düşündüm kaldırım üstünde caddeye bakarak, en önemli kararını vermek için uzaklara bakan sinema karakterinden farksızdım, kimse yoktu markette, diğer cinsiyetdaş çalışma arkadaşıyla kapının önünde oturuyordu, kayıtsızca önlerinden geçip içeri girdim, ucuz diye çocuk diş fırçası aldım ardından, peşimden o da girmişti içeri,
“Dış fırçası almayı unutmuşum, ha ha, sizi de yordum kusura bakmayın, yenisiniz sanırım, hayırlı olsun.”
Gülümsüyordu,
“Bir aydir buradayım. Dış fırçası önemli tabii ha ha.”
Uzatmasını beklemiştim sözlerime karşı sorular sorarak, tabancasındaki tek mermiyi kullanmış birinin çaresizliğiyle tıkanmıştı sanki, yapacak bir şey yoktu, hiçbir şey kurgu değilmiş gibi çıkıp kalabalıkların arasından vapura yürüdüm.
**
Yıllar önce benim gibi figüran bir arkadaşımla ve dizilerde bize başrol verebileceğinin inancıyla prodüksiyon çalışanı birinin güvercinlerle dolu çatı katına misafir olmuştuk. Şöyle bir şey söylemişti prodüksiyon çalışanı,
“Evet evet şu başrol oyuncusu çocuk, yakından tanıyorum onu, yapımcıya arkadan çaktırdı meşhur oldu, geçenlerde Roma’dan aradı beni, abi ne yapayım bir kere oldu, çaktırdık, ben artık eski o değilim, diyor.”
Sıradan bir set çalışanı komplosu palavra lâf salatalarını bir kenara bırakırsak, bu paragrafta, insanların doğrudan hayatını kurtaracak çok önemli alt metinlerin olduğunu düşünüyorum. Öncelikle hayatta hiçbir şey, başa gelinen herhangi şeyden sonra bir kova sütün içine fare düşmüş de sütün dökülmesi gerekiyormuş gibi insanı hayâli bir dikiş tutmaz çizgi ötesine atamaz. Set çalışanının onu söylerken kendi sözüyle henüz çaktırmadığı için özdeğeri devam ediyormuş algısı tamamen düşük bir zekânın hayatı siyah beyaz sanmasından çıkan anlamsız sonuçlarıdır. Eğer bir insan kendi dünyasında kırmızı çizgi derecesinde özdeğerini kaybedecek oranda hata yapmış ve sonraki günler bununla çelişen şeyler hissediyorsa, “o gün veya o an, bunu yapmama neden olan her bir koşul, kontrolümü elimden alacak kadar güçsüz hissettirdiği için yapmak zorunda kaldım, eğer diğer günlerdeki gibi hâlimde olsaydım yapar mıydım? Hayır yapmazdım, o halde buna maruz kalmamın bir nedeni var, çünkü hayatın gelenek ve görenekleri diye bir şeyi yoktur, yapılması gereken şey varsa insana yapar ve insan kurgusu ahlakı yönünden düşünmez, doğadaki dişi bir leoparın kocaman erkek geyiği alt edip çiftleşme döneminde buna tersmiş gibi geçtiği süreç insan için de geçerlidir, eğer denge yasası benim sonradan kendimi berbat hisseceğim bir şeyi yapmam için koşulları bir tık kaldıramayacağım kadar fazla bırakmışsa, bunu anlamalı ve bir daha karşılaştığımda direnç, ahlak çelişkisi ve kendine ispat gibi çocukça şeylerden arınarak hayatımdan tamamen çıkardığım birine selam vermemek rahatlığında yapmamam gerektiğini zorlamadan öğrenebilmiş olayım. Böylece o şey bir tehdit olmaktan çıkmış olur. Çünkü insan benim başıma herhangi şu gelemez ve geldiyse o zaman hadi özdeğerim kaybolmuş olsun diyemez ve diyecek kadar basit yaratılmamıştır. Kim olursa olsun, koşullar onun yapabilme tabiatına uygun bir araya gelmişse insanın başına akla gelen her şey gelebilir. Bir insan doğasıyla başka bir insanın doğası mevsiminde tüy döken kedi gibi farklı değildir. Ve de, bir daha yapmam, yapamam, bilinçlendim, tehlike olmaktan çıktı gibi sözler söylememelidir kişi, koşullar bu sefer daha ironik şekilde bir araya gelir ve yine yapabilir insan onu, bu bağlamda söylenmesi uygun şey şudur kanaatimce; “neden böyle bir şey başıma geldi anladım ve bunu deneyime çevirdim, teşekkür ederim hayat, şu an tehlike hissetmiyorum ama şimdiki seviyemde sağlıklı olduğum ve şimdiki koşullar doğama ağır gelmediği sürece rahatım, bir daha yapmam diyebilirim ama bir daha yapmam diyemem, Tanrı bilir, Tanrı kendimi kötü hissedeceğim şeyler yapmak zorunda kalmaktan korusun beni, amin.”
Yâni, deneyimi alıp cebe koymak ve tehlikelisizleşen o şeye karşı bunun tadını çıkarmak ama hiçbir zaman kendinden emin düşünüp büyüklenmeden, gelmemesini umacağımız sonraki benzer ya da daha ağır kriz anlarında edinilen ağır bedelli deneyimle olaya yaklaşarak, nasıl olsa hallettim tekrar hallederim tuzağına düşmeden, bir tık üstteki zorlamayı anlamaya çalışıp döngüye girmeden üstesinden gelmeye çalışılmalıdır. Ve tabii özdeğersizlik hissetmek normal olacaktır konuştuğumuz kırmızı çizgi bunalımı süreçlerinde, sakın ola ki bir kere özdeğersizlik yaşadım ve demek böyleyim diye büyüklenmemeli insan, çünkü böyle düşünmek ben özdeğersizlik yaşayamayacak kadar mükemmel insandım demekle aynıdır, eğer gerçekten aşamadığınız, hayatınızı kökten kısıtlayacak kadar ağır bir talihsizlik yaşadıysanız, o şey başınıza durduk yere gelmemiş olması muhtemeldir, doğru anlayıp egonuzu korumadan çözebilir ve nedeniyle yüzleşecek olgunlukta olursanız, özdeğeriniz sağlıklı şekilde kat kat aratarak geri gelmiş olacaktır. Fakat, az önce benzer örnegin uzamında benim başıma durduk yere gelmedi ve nedeni var, oh çözdüm de, diye düşünüp kendinizi yalancı şekilde aldatma tuzağına düşmemeniz gerekir, ilk anlatıda talihsizlik olgunlaşma talihiyle bir daha tekrarlanmayacak sağlılıkta kolayca zararsızlaşandır, bu tuzaktaysa döngü devam eder ve deneyimleşen bir şey yoktur. Şu soruyu sorarak başlayabilirsiniz kendinize; kötü hissedeceğim bir şeyi neden yapmak zorunda kalıyorum?
**
Zihnimin aşırı yüklendiğini söylüyordu doktorlar, beynim kendini kapatmıştı beni korumak için, öyle dediler doktorlar, umurumda değildi, yazıyordum hâlâ, zorlamaktan çekinmiyordum, her ne kadar istemesem de savaşmak zorundaydım hep, şefkat eksikliğim vardı ama sorun değildi, kimde yoktu ki, üst kat susmuyordu, matkap, çekiç, kürek kazıma sesi, en sonunda üst kata çıkıp anahtarımın ucuyla küt küt diye vurdum kapıya, her şeyi göze almıştım, adamın tepkisine göre sonuna kadar gitmeye hazırdım, karşıma mahcup bir usta çıkmıştı, kimse yoktu ondan başka,
“Kolay gelsin, evin sahibi nerede acaba,”
“Benden başka kimse yok, o daireyi satıp köye yerleşmiş, bizi emlakçı biri tuttu, kiraya verecekler herhalde.”
“Anladım, online dersler veriyorum da, bu gürültülerin bir zamanı varsa bana söyler misiniz.”
Kibardı usta, şaşırmıştım, ilk defa biri benimle kavga etmemek istemiş ve anlayışlı olmuştu, medeniyet bizim yerimize halletmişti.
**
“Özgürlük ve Bağımsızlık Benim Karakterimdir,” böyle yazıyordu beş dakika oturup dinlenmek istediğim banktan gördüğüm parkın girişinde, ılık sonrası serindi biraz hava, öğleden sonraydı, Cumartesi’ydi evet, akıl sağlığım hâlâ yerinde mi diye sürekli düşüncelerimi izliyordum, yerinde gibiydi, biraz, üç buçuk dakika geçmişti, bir buçuk daha vardı ama dinlenme hakkıma, âniden korkunç bir düğün konvoyu kornalarla yanımdaki caddeden geçmeye başlamışlardı, arka kısmımda bir Saphiens köpek arkadaşına kızma öncesi ıslıkla sesleniyordu, yakın yanım bankıma iki orta yaş üstü kadın oturup kahkahalar atmaya başladı, direniyordum ne yapayım.
**
Dinlenemiyordu Alfar Konal, olmuyordu, kafelerde dinlenemezdi, Saphiens yavruları çok gürültülüydü, parklar cehennemdi, caddeler berbattı, alışveriş merkezleri beterdi, deniz kıyıları gasp edilmişti, apartmanlarda inşaatlar bitmiyordu, dinlenemiyordu Alfar Konal, olmuyordu.
–
Ahmet Ünal | 26 Eylül 2026 | 17:32 | Sinirlerim çok bozuk.
• • •