
Değerler
Bireysel kimlik olgusu ile yan yana gelişen bir kavram olarak değer; temel düzlemde insanın kendine saygısı oranındaki “inandığı yaşayış biçimini iyi ya da kötü ölçüde şekillendirdiği” onun öznel sanılarının hayattaki yazgısal karşılığıdır. Dünyada çok az insan aile, çevre, okul ve toplum manipülasyonundan kendini damıtıp asal etik-değerleri keşfeder ve/veya/ ya da bunu kendine dert edinir ve hakikati, başka deyişle kendini asal olarak dünyanın içinde arar ve görmek ister. Dünyanın tüm toplumlarındaki ve dünyanın bütün milletlerindeki genelgeçer ailelerin değerleri yanlıştır ve genellikle hakikat dışında olan bir noktada toplulukları bir bağlamda toplar; bu değerlerin içinde birey düşünülmemiştir, ortak çıkarlar yer alır, kişi bu yapıya doğar ve söz konusu sarmalın biçimini almazsa dışlanır, ona kendi bireysel kimliği verilemez, topluluktaki hiyerarşi, düşünsel iz, yaşayış biçimi öncekiler tarafından nasıl uygun görülmüşse öyle hayatını ete kemiğe büründürmesi şart koşulur ve bunu şart koşan sürü üyelerinin hiçbirinde bireysel kimlik yoktur. Evlenilecek yaş, uygun görülen eş, tanış veya alışveriş yapılacak insanların sahip olunan mal mülk kıstasları, saygı duyulması için dıştan göze görünür görsel düzeyi, kurnazlık becerisindeki ustalığı gibi özellikler, ortak değerlerde yaşayan ve bireysel düşüncesi önemsiz olan topluluklarda kişinin kabul veya dışlanması ile sonuçlanır. Sürünün tüm üyeleri gözleri ile gördükleri hiçbir şeyin dışına çıkamaz, yoksa onu ahmak sanırlar veya içten içe hissedip kabul etmediği bu ahmaklığı ortaya çıkar ve rezil olur, bu bağlamda düzgün maaşı, evi, kiracısı, arabası ve şu ya da bu okulda zor puanlarla girilebilen bölümlerde okuyan çocukları vardır, aile içinde kabul görmüştürler, saygınlıkları her ne kadar çıkarcı ilişkilerin üzerine oturan bir bağlılık sarmalının içindeki anlamsız bir araya gelmelerle sınırlı olsa da, bir inhibe* (Sanıya inanıp gerçeği yalanla değiştirme) üzerine kurdukları sanal dünyada özgüvensiz yaşamaktadırlar. Bir süre sonra hakikati bulabilcekleri, girebilecekleri ya da denk gelseler bile yıllarca yanlışa doğru gelişen katı inançları artık değişemez, yıllar geçtikçe bu değerler içinde kurnazlık, ustaca aldatabilmek, maddi güçle başkasını ezebilmek, daha gürültülü tartışabilme becerisi kazanmak, uyanık olmak ve tanış bunlardan hangisini yapıyorsa ondan daha fazlasını yapabilmek gibi toksitli davranışların yarışına dönüşür. Artık ortak değerler, sürü üyesinin ailedeki sözde konumuna göre (Maddi gücü, yaşı, öbür ondan faydalanan güdük kişilerin itaati gibi) çarpıtılarak kendi lehine göre yönlendirilir; hakikat, doğruluk, etik-değerler gibi kavramları zaten doğduğundan beri görememiş bu üyeler, topluluğun aldığı, onayladığı ve inandığı kararları sorgulamadan kabul eder ve gerekirse ne diyorlarsa da onu yapar. Bu sistem, onların korku filmlerinde hayretle izleyip içgüdüsel olarak yanlış bellediği ilkel kabile reaksiyonlarının aynısıdır. Aslında primatlar, bonobolar veya şempanzelerden farklı olarak sadece çatal kaşık kullanabiliyorlar, araba sürebiliyorlar veya yarı okuryazarlıklarıyla TV’den ya da gazetelerden kandırılacak kadar davranışlarını minimize edebiliyorlardır. Popüler kültürün ise onlara yaptığı en acımasız şey; fiziksel olarak az önceki sayılan her türlü olanaklara sahip olmaları ile çocuklarının beyaz yakalı mesleklerde iş bulacak bölümleri bitirebilmeleri işlevselliği ışığında, onların değer ve inanç yargılarının “ideal kişilik ve hakikatte yaşayan insan” modelinde olduklarına ikna etmeleridir. Oysaki asal insan ilişkileri hakikatinde ve etik-değerlerde aldatmaca, tutarsızlık, ikiyüzlülük, bencillik, yalan, kurnazlık, çıkarcılık, kıskançlık gibi öğelerin asla yer almaması bir yana, toplum ve aile değerlerinin tümünde bu olumsuz özellikler en temel edimsellerdir. Örneğin bir belediye başkanı bu değerlerle yetişmiş olsun, mekanizma içinde toplumun kendi yansımasıyla oturduğu koltukta onunla etik değerleri bilen bir sanatçı iletişim kursun diyelim, ki bu sanatçı daha önce aynı belediyenin kültür müdürü ile görüşüp onun inanılmaz hadsizliğine ayar vererek bu belediye başkanına söz konusu kişiyi şikayet eden bir mesaj atsın; bu noktada etik değerlerin önemi çok büyük olmaktadır, şimdi iki uçlu olarak hakikatle yaşayan hayali bir belediye başkanı nasıl tepki verir ve diğeri nasıl tepki verir bir bakalım: Sanatçı çok kültürlü bir dille evrensel sorumluluğunu yerine getirerek hadsiz müdürü silkeliyor ve liyakatsiz olduğu gerekçesiyle başkanı göreve davet ediyor: Etik değeri bilen başkan, (Zaten müdürünün vasat olduğunu önceden tespit etmiş olmalı ve sanatçının etik değerlerle yüksek entelektüel davranışını gerekçe göstererek kendine, olayın genel, sade, basit bir gözlem sonucu sanatçının haksızlığa uğramasıyla son bulduğunu algılaması gerekir, Freud’un da dediği gibi, bazen bir puro sadece bir purodur) kitle değerlerinin uygun gördüğü ilkelerin dışına tereddütsüz çıkarak derhal olanlar için özür diler, en önce sanatın yüceliğine saygı duyar ve sanatçıyı ertesi gün odasına davet ederek müdürüne önce Atatürk’ün vizyonunu hatırlatır sonra misafirden özür dilettirip bu sanatçının oyun sahnelemesi için şartları sağlar, bunu yapamıyorsa da belirtilen biçimde vizyonunu sergiler ve saygıyı hak eder ve bir sanatçı olarak davrandığı için ona ayrıca teşekkür eder. Şimdi öbürüne bakalım: Hayatında bir kitabı bile nesnel anlayarak okuyamamıştır, tiyatroya gitmişse bile dönüşmemiştir, ne yapacaktır? Değerler yönünden bakacaktır, başına iş almasındır şimdi, müdürü ile arası bozulursa gereksiz yere huzursuz olur, hakikat ve doğruluk karın mı doyurur, yani müdürünü korumak, sanatçıyı önemsememek, kurnaz davranıp şöyle bir kibar dönüş yapacaktır o kişiye: Buyurun asistanımın numarası, lütfen arayın onu size randevu versin, şeklinde kendince sanatçının gazını alarak ve sözünde asla durmayıp ‘çelişkili’ davranarak ve bu kurnazlığı küçüklüğünden beri zeka sanıp kendini rezil ederek (Haberi bile olmadan), ne hünerli bir iş yaptım ama deyip çürümenin bir parçası olarak hayatına tasasızca, cehâletin verdiği mutlulukla devam edecektir. İşte etik değerlerle kurgusal değerlerin farkı böyledir, etik değerleri edinmek, öğrenmek ve hayatında uygulamak bir isyandır, bir kişiliktir ve bir soyluluktur, bunu dünyanın çok az bir kısmı yapabilir, ki o az kısım yapar, diğer kısım da onlara özenerek kendini hakikatle yaşadığı yönünde kandırır. Bu hakikatle yaşamak demek ille de her önüne gelenle kavga etmek, ona ayar vermek demek değildir, bu hakikatlerini üzerine kurulmuş bir uyumluluk gerekir, uyumluluk demek önce kendini bilmek demektir, sonra insan bilmek demektir, ama arıza demek değildir. Tıpkı Scarface filmindeki replik gibi, “benim iki taşağım ve bir sözüm var hepsi bu.” Tecrübe ise, bu hakikatleri edinebilmiş kişilere nasip edilir, çünkü tecrübe edinebilmesi için bir insanın, doğruyu yanlışı hakikati kavrayabilmiş, düştüğü zorlukları da bu açıdan yorumlayabilmiş olması gerekir, ki bu süreç gerçekten acılı, yorucu, zorlayıcı ve bezdiricidir, ama insan olmak, dünyaya neden geldik sorusunun cevabı da bu serüvenlerden geçer, diğer türlü büyük ihtimalle en sevdiğiniz yakın akrabanızın yaşı 66 bile olsa, hakikati belirttiğim gibi hiç görememişse kendisi, yüksek ihtimalle onun 66 senesi boş geçmiş ve hiçbir yaşam tecrübesi olmamış demektir, 11 yaşındaki ayağı kayıp düşen bir çocuğun daha aynı hareketi yapmaması tecrübesi bile bu yetişkine göre fazla sayılır. Ne acı değil mi? Kendini bil, anlayarak kitap oku, topluluklardan uzak dur, ortak görüşlere itaat etme, fırsatın varken kurnazlık yapma, sevgiyle doldur içini, iyilik yap, hayvanları sev ve koru, bunları yapıp vizyonun ve davranışların hala değişmiyorsa, bir şeyleri hatalı yapıyorsun demektir. Ama yılma, kendini bulmaya gayret et, sana yüklenen rolü giyme, seni seven özündeki gibi sevsin, kimseyi kıskanma, kendinle yarış sadece, yiğidi öldür hakkını yeme hiçbir zaman, unutma dünya sana borçlu değil sen dünyaya borçlusun… Öptüm. Bay.
Ahmet Ünal/02:08/14/11/2024/Bu yazı ve tüm yazılar yazarın telif hakkına mensuptur, kaynaksız alıntı yapmak hukukî ihlal nedenidir.
• • •
• • •