
İnsan nasıl ve kaç kere doğar?
Yaşamak ile Yaşadığını Zannetmek Arasındaki Trajik Farklar
Bugün 15 Mart, dolayısıyla benim otuz üç sene önce fiziksel anlamda doğduğum gün; aynı zamanda neden, hangi amaca ve nasıl yaşamam gerektiğini -her gün olduğu gibi- daha başka derinlikte sorgulamam gereken gün; ve aynı zamanda otuz üç yıllık hayatımda yaşama ne kadar ne verdiğimi, bu yaşamın benden daha neler istediğini anlama gayretine entelektüel olarak daha derin biçimde girmem gereken gün; ve hatta dahası ve devamı, Tanrı ile derin telepati iletişimimde kederin altındaki sevincin, sevincin altındaki kederin iç içe örülerek uhrevi sevginin üzerine oturtulmuş bir ‘uyanık kaldığım her saniye çalışmak’ ilkesinin uzun buğulu seherlerinde yaşamdaki rolümü, yerimi ve kötülüğün kolaycı zayıflığını reddedip iyiliğin acılı zahmetini seçmemin getirdiği katı ama soylu sorumluluklarımı gözden geçirmem gereken gün… Psikologlara göre insanın üç doğma aşaması vardır: Bunlardan ilki kişinin annesinden doğarkenki sağlıklı bağlantısıdır (İlkel olarak bebeğin anne güvencesini hissetmesi gereken andır, bu noktada annenin kinestetik ve somatik sezimleme becerisinin güçlü olması önemlidir), ikinci ise çocuğun ebeveynleri ve akrabaları tarafından on sekiz yaşına kadarki -hak ettiği onayı almaması veya gerçek dışı onaylanmasının sürekli devam etmesi- sürecidir; bu aşamada hemen çoğu ailede sıkça olan söz konusu yaklaşımların olduğu ortamda çocuk çok güçlü ve zeki değilse bugünkü dünya toplumunu oluşturan ve yığın diye adlandırılan bir koloninin parçası olur, gerçek dışı yaşar ve rasyonellikten kopuk bir düzende kimliksizlikleşir, üçüncüsü de özellikle erkeklere has olan üçüncü ergenlik dönemi -otuz yaşa kadar olan bölümdür:- bu evrede kişi, eğer ilk iki aşamadaki olguda dünya toplum düzeninin acınası olağan akışı içinde bulunan bataklıktan çıkamamışsa, “Genellikle” onun ne inançları, ne yanlış öğrendikleri ne de kurmaca değerleri artık değiştirilemez, fiziksel anlamda doğduğu dünyada ruhsal olarak ölmüştür ancak bundan haberi yoktur. Algılarına inandığı gibi denk gelen her şeye naziktir, sevecendir ve uysaldır, fakat o algılarının sınırlarını aşan ve ruhunun eksikliğini hissettiren herhangi bir insan, olay veya nesneye karşı saldırgan, barbar ve öfkelidir, yanlış dünyasını bir bölgeyi savunur gibi savunur ve parazit yapar; işte bu, neden nasıl ve ne amaçla doğduğunu hiçbir zaman öğrenemeden toprağa girmiş-girecek olan insan yapısıdır, gerçekleşmemiş olmamış ve büyümemiştir. Ne ki Mark Twain’e göre iki çeşit doğuş vardır; ilki fiziksel biçimde doğduğu, ikincisi ise neden doğduğunu anladığı gündür kişinin. Bununla birlikte görünen her şey madde ve enerjinin bireşiminden meydana gelmiştir, insanın bilinçdışı neye göre işlemde devinirse gelecekte karşılaşacağı şey de çalışma veya çalışmama (Pozitif veya negatif) oranında bu snaptatik döngülerle saptanacaktır. Dolayısıyla kişi kendini anlama yoluna girmiş ve bunun için iç fısıltıyla anladığı becerisine gece gündüz dertli bir biçimde çalışırsa, onun bilinçaltından iletilen bilinçdışındaki metafizik devinimler kaderini belirleyecektir. Çünkü tüm insanlık bir simülasyon gibi yapının kolonititiksel parçasını oluşturur, bu izlekte ise onun her birinin yaşama karşı önemli ya da önemsiz (Önemsiz sorumluluk yoktur) sorumlulukları ortaya çıkmaktadır, dahası kişi yaşamı boyunca arzuyla dertlendiği yolundaki acıları soylu bir cesaretle göze alabilmiş ve anca epikondri yasası ışığında acı ile ortaya çıkabilecek ‘sevinçlerini’ hedefinde muştulamışsa, zamanı gelince o, bir yığının parçası değil az sayıdaki ‘doğmuş’ insanlardan biri olacaktır. Nitekim bu bağlamda Salvador Dali’nin şöyle ilginç bir söylemi vardır: “Bir ara kadın aşçı olmak istedim, başka bir ara ise Napolyon, ancak küçükken Dali olmak istiyordum ve şimdi her gün biraz daha Dali olmak için çalışıyorum.” Bu noktada Mark Twain’in vurguladığı yeri, Dali çizmiş ve onu yaparak göstermiştir. Yine söz gelimi çerçevede benim alanımdan Eric Morris şu şekilde serimler: “Aslında çoğu insan hemen o anda sonuç almak istiyor. Hızlandırılmış, yoğun kurslarla kendilerine kestirme bir yol arıyorlar. Birkaç hafta sonu içinde her şeyi öğrendikten sonra çıkıp yıldız olmak istiyorlar. Tüm bu mucizenin ‘anında çözüm psikolojisine veya karakterine sahip grupların başarısı bir hafta sonu ve birkaç öğleden sonrayla bir çözüm vadediyor olmaları! Kim başarılı olmak için ömrünü feda etmeyi gerektiren bir şeyle uğraşmayı ister ki? Diğer yandan yaklaşım ve seçimde uzmanlaşmadan da oyunculuk yapabilirsiniz, çünkü bu bir seviye meselesidir! Ve neyi başarmakla da ilgilidir: Eğer sanatçı olmak ya da yaptığınız işte uzmanlaşmak ilginizi çekmiyorsa ve yalnızca sonuçların peşindeyseniz bu yolculuk gerçekten de size göre değildir. Fakat yolculuktaki maceraları hevesle karşılayan, sadece gideceğiniz yere varmakla ilgilenmeyen biriyseniz doğru yerdesiniz demektir. Kişinin kendini macera dolu keşiflerle geçireceği bir yolculuğa adaması, şüphesiz ki hayatı layıkıyla yaşamanın yollarından biridir. Her şey zaman ve özveri ister.” Böylece “Doğuş” ile ilgili hemen tüm yollar zahmet etmekten, arzuyla dertlenmekten, sistematik çalışmaktan, anlam arayışından ve gerektiğinde kaybetmeyi bilmekten geçmektedir. Kötü insanların ortak özellikleri kendini gerçekleştirememiş ve zayıf oluşlarından ileri gelmektedir; çünkü kötü olmak kolaydır, kolaya kaçıp zayıflığın acınası perdeleri arkasında anne karnı bağlantısındaki aksaklığı başkalarına çektirme içgüdüsüdür. İyilikse, insanın hayata başlama doğasında verilen ‘kötülüğe’ -zahmet etmesi için- karşı gayret gösterip zavallılığa isyan etmesidir, güç gösterisi yapmasıdır ve gücünü iyiliğe ulaşmanın zorlu çilesiyle elde etmesinin ayrıcalıklı zaferidir. Çünkü iyi olmak emek ister, bedel ister, zeka ister, kudret ister, kadında da erkekte de erillik ister, liderlik ister… Kötülüğün bir şey istemesine gerek yoktur, kötülük ahmaklarda ve olmamışlarda çınlar. Son olarak doğum günüme özel olsun diye görsel kısma kendi fotoğrafımı koydum, umarım narsizm gibi anlaşılmamıştır. İyi yolculuklarınız olsun…
Ahmet Ünal, 15.03.2025, Anadoluhisarı, 17:52
• • •