Gösterişin Kökenleri

Gösterişin Rahatsız Edici Uzamları

İnsan ve Kendisi

Bu kelimenin etimolojik Latince kökeniyle “Luxus, luxur” kavramlarından Fransızcaya “Luxe” kelimesiyle geçen ve önceleri “Fazlalık, boş gürültü” anlamına gelen sonra da “Gösterişli, göstermek” çağrıştırmasıyla günümüzde kullanılan bu sözcük, Almancada “Gezeigt (Zeigen) ve schein” göstermek, gösterilen, hissettirmek, kanıtlamak şeklinde karşılık bulurken İngilizcede de “Show, vanity” gösteriş, göster, görünen gibi ifade eylemleriyle ortaya çıkmaktadır. Ne ki yetmiş bin yıl önce ilkel insanların beyinlerinde gerçekleşen”Bilişsel Devrim” sonrası bu canlıların ön beyni gelişmeye başlarken, elli kişilik sayıların altında doğada gruplar halinde yaşayan ve avlayıp toplayan aynı eski insanlar, önce bu doğanın değişen mevsim döngülerine, olaylarına, akışına ve tohumlanan büyüyen solan bitkilerin süreçlerine meraklanarak ve öldürdükleri hayvanların cansız bedenlerini inceleyerek “Ruh” kavramını ortaya çıkarmışlar sonra da gerek kendi aralarındaki psikojenez temelli hiyerarşiyle normları, düzeni ve doğaya karşı varoluşsal sorgulamalarını biçimlendirmek gerekse de değişerek akan giden yaşamın belirsiz uzamlarını dönemin sınırları içinde anlamlandırmak için kendi aralarında “Büyü” adında törenler, danslar ve kinestetik ritüeller geliştirmişlerdir. Ve onlar adına bunların tüm kökenindeyse “Doğaya karşı üstünlük kurma” çabası yatmıştır. İlkel beyinler, dedikodunun gelişmesi, arazilerin zihinlerde ezberlenmesi ve tiyatral danslardaki bugünkü adıyla “Mimodrama” oyunları yoluyla ve benzer eylemlerle zekaları git gide gelişmeye başlamış ve önceleri bir hayvan avlıyorlarsa söz gelimi dönemler bu hayvanları bir ormana kıstırıp orayı yakarak tüm sürüyü yok etmeye başlamışlardır. Böylece insan, doğanın kaotik (Fraktal) düzensizlik içindeki düzen yasasında “Aşırılık” yapmaya başlayarak doğanın dengesinden uzaklaşmış ve bugünkü modern (Yapay) döneme dek bu doğa yasası karşıtı eylemlerini artırarak iklim krizi yaratmaya gelene kadar sınırları zorlamıştır. Kısacası insan, sürekli tüketmesiyle, daha fazla istemesiyle aç gözlü olmasıyla ve yetinmeyi bilmemesiyle karakteristikleşmiştir. Bununla birlikte üç büyük Antik Yunan yazarları (Aiskülos, Sofokles, Erüpides) genel olarak eserlerindeki Tanrısal kahramanları aşırılıkları sonrası yıkıma uğratmış ve tartım, denge, ölçü, kararında gibi kavramların önemini halkın ve toplumların gelenekleri bağlamındaki düzenin bu evrensel yasalardan geçtiğini muştulayarak, söz konusu öznel olarak haklı ama evrensel olarak haksız olan Tanrısal kahrmanların yıkım ve ölümleriyle toplumu ibret etme, doğayla uyumlu bir gelenek noktasında uzlaştırma yoluna gitmişlerdir. Shakespeare, Corilianus adlı büyük yapıtında, her yönüyle aşırılık yapan ve davasında kesinlikle haklı olan cesur kahramanını hiç acımadan yıkıma uğratmıştır. Başka deyişle iki bin küsür yıl önce Yunan halkının, bugünkü modern insanda takıntı haline gelen “Gösterişliliğini” o dönemde başka şekilde tekrarlanan insanın bu eylemlerini yine insan doğası bağlamında terbiye etmek, eğitmek ve düzeni evrensel olarak sağlamak için aynı zamanda Atina’yı yöneten yedi adamdan biri de olan Sofokles ile birlikte öbür tragedya yazarları, doğa-insan ilişkine eğilmişlerdir. Dahası ilk günden bu yana insan, hiçbir zaman gerektiği kadar zeki bir canlı olmamıştır, her dönem, her çağ ve neresi olursa olsun insanların var olduğu tüm alanlarda genel istatistiksel olarak onların yüzde biri veya ikisi gerçekten insan olma seviyesindeki bilinçlilikte olurken; sayıca çoğunluk, kalabalık ve birbirinin bölgelere göre yorucu bir tekrarı olan öbür tarafsa ne yazık ki gerektiği kadar düşünen canlı olamamışlardır. Bugünden örnek verecek olursak kaldırımlara, sokağa hiç düşünmeden tüküren, birbirlerine kötülük yapmak isteyen, empati becerileri neredeyse hiç olmayan, kurnazlığı bilinç geriliği olduğundan habersiz akıllı olmak sanan, filtre gürültülü egsozlu arabayla hız yapan, yere çöp ve izmarit atan, niyet okuyan, görgüsüzce topluluk alanlarda dünyayı yaratmışçasına gürültülü şekilde telefonuyla veya karşısındaki arkadaşıyla rahatsız edici konuşan, iş arkadaşının ayağını kaydırmak isteyen, yalan söyleyen, içten pazarlıklı, kibirli, açık arayan, komplo teorilerine inanmaya yatkın, sahte saygınlık ve sahte kişilik peşinde zaman harcayan, çıkar ilişkisi içinde akrabalık bağlarını temellendiren, iftira atan, arkadan konuşan, dedikodu yapan ve daha birçok benzer bilinç seviyesi yetersizliği davranışlara sahip, ayrıca araştırmaların verileri ışığında ülkenin ve dünyanın yüzde 75 ile 90’ı arasındaki nüfusu oluşturan kısımdır sözü edilen. Hayatta her şey eksiktir, romanlar yarımdır, ilişkiler yediğimiz içtiğimiz her şey eksiktir, güzel şeyler geçici ve sınırlıdır yani demek istediğim yaşamın temelinde vardır eksiklik, eksik olmak, yarıda kalmak… Her insan eksiktir, çünkü dört dörtlük olmak Tanrı’ya özgüdür ve hiçbir insan eksikliği olmadan var olamaz, güzellik de buradadır, bunu görmek fark etmek kabul etmek ve memnun olup rahatsız olunan eksik yönlerini bulmalıdır insan, kendiyle alay edebilmelidir, kendini vazgeçilmez olarak görüp gösteriş fazlalığına giden yolu açmak yerine uhrevi bir sevgiyle, kimliği ve ruhuyla barışık olarak sevmelidir kendini, alçakgönüllü olmalıdır, kin tutmamalıdır, doğaya ve hayvanlara bakıp onları kutsamalıdır, yaşamın bergüzar yanını görmek istemelidir, huşunetli değil huşu içinde yaklaşmalıdır başka insanlara, Van Gogh şöyle söyler: “Bir köylü köyde güzeldir, uzun paçavra eteği, mintanınve neşesi onu gerçekçi şekilde güzel kılar, ancak aynı kişi Paris’e gidip sosyete olmak isterse tüm güzelliğini yitirecektir.” Devamında yetersizliğin sonucudur şiddet, yüksek ses, paniklemekten gelir kıskançlık, kendini sevmeyi yanlış anlamaktan gelir başkasının hakkını bencilce gasp etmek, korkaklık yüzünden olur haklı çıkma çabası, Peyami Safa’nın söylemi ne güzeldir: Yaşam, yalnızca armutları olgunlaştırır; hayat deneyimi kendini ve kendi beynini gelişmeye öğrenmeye kapatarak ve sadece yaş alarak elde edilemez, bu deneyim öğrenme sevdasıyla, yaşamın acısından korkmadan epikürü yasasının çileli çemberinden geçmekle, can acıdığında onu sonuna dek yaşayıp ders çıkarmakla, hata yapıp kabul etmekle, denemekle, her şeyin dengesini bulmaya çalışmakla, yardımlaşmakla, öğrenmeye açık olmakla mümkün olur, genel olarak insan, başka insanların gösterişine ve maddi edimselliğine saygı duymak istemez istememelidir de, bu bağlamda çevreye saygı ısmarlamak başlı başına zavallılığın tragi-komik bir yüzeye çıkış durumudur, insan; kusurlarıyla, zayıflıklarıyla, yokluğuyla varlığıyla eksiklikleriyle ve olumlu yönleriyle yaşamın doğal bir parçası olabilir, bundan gerisi insanın kendinden ve yaşamdan daha da uzaklaşmasıdır…

Ahmet Ünal/01:44/09-02-2025