
Göz ve Perde ve Karanlık ve İllüzyon ve Ve
Dünya-Kendi-Etrafında-Dönmek-İnsanın-Ha haaaa
Evet, doğru, haklısınız, hı hı, hiç kuşkusuz, bu temanın bilinen öncüsü hiç şüphesiz Hz. Pir, yani Mevlana hazretleridir, onun aynı bağlama tam deyişi ise şöyledir: “Baktığın benim, gördüğün sensin.” Öte yandan her yaş grubundan tanıdığım ya da tanımadığım dostlarım veya dünyalı yurttaşlarım son dönemlerde bana haklı olarak yakınıyorlar; “Niye yazmıyorsun? Kaç hafta geçti? Nen var senin? Bu yıl neden kitabın çıkmadı? Oyunun neden yok? Sahnede neden değilsin? Tiyatrolarda görmeyi özledik. Saklandın mı ne yaptın? Sevgilin var mı adı ne? Şey, öldüğünü düşünmüştüm.” Ah, dostlarım teşekkür ederim sizlere, bu hiç aklıma gelmeyecek ve sevildiğime hiç ihtimal vermeyeceğim bağlamda duyduğum aksi yöndeki güzel iltifatlarınız inanılmaz hoşuma gitti. Vâr olun. Bazen kaybolurum bazen de çok sık çıkarım, hepsi bu. Neyse öbür konumuza devam edelim: İnsan nereye bakar ne görür ve neden kendi vericilerinin sağladığı görüntüler dışında bir şey görmek istemez, kısaca anlatır mısın Ahmet Bey? Tamam deneyeyim. Nöropsikiyatri alanında bu tür vakalara “Yanlılık kör noktası, batık maliyet algısı” gibi kavramlarla cevap bulmaya çalışmak istemişlerse de (Bu iki bağlamı daha detaylı öğrenmek isterseniz, David Robson’ın Zeka Tuzağı isimli kitabını okuyabilirsiniz) tüm sonuçlar aslında tek bir kapıya çıkmaktadır; cehalet. Bilinç seviyesi düştükçe kolay yoldan zengin olma, kolay yoldan öğrenme, kolay yoldan makam sahibi olma, kolay yoldan sevilme, kolay yoldan anlam bulma, kolay yoldan arkadaşlık edinme gibi kalıpsal davranış tepkileri, insanın komikleşen varlığında keskin bir biçimde gözümüze çarpar. Patoloji bilimcilerine göre kurnazlık ve yüksek zeka birbirine karşıt şekilde gelişir, ilki yoğun seyreden bir insanda IQ ve EQ seviyesi oldukça düşüktür, eğer onda ikincisi baskınsa bu sefer de kurnazlık hemen hemen yok gibidir. Aslında kurnazlık, birinin bir çuval parayla dolandırılıp devletin boğaz köprüsünü satın aldığına inandırılmasıyla birlikte onun heyecan içinde kahvehanedeki mutsuz arkadaşlarına ‘bir köprü satın aldım’ demesi ve hava atmasından farksızdır. Hoş, her insan biraz biraz eksiktir, fakat mevcut yetersizliğiyle barışmayan ve yüzleşmeyen ve onu onarmak istemeyen insan kurnazlığa sığınır, hayatı boyunca eksikliklerini kapatmaya çalışarak ve bunu başardığına inanarak korkunç efor sarf eder, oysa bu eforu kitap okumak, tiyatroya gitmek için kullanmış olsa, olduğundan daha samimi biri olabilirdi. Bu tür bir insanın (Ortalama bir akademisyen, ortalama bir ofis çalışanı veya ortalama bir öğretmen) Al Pacino’ya ithafen şunu dediğini rahatlıkla duyabilirsiniz: “Aman canım o da oyuncu mu? Hiç rol yapamıyor. Amerika’da babam da oyuncu olur.” Sinirleriniz mi zıpladı, durun durun, bir su için sonrasını ondan sonra okuyun… Ne ki bu kişi nereye baktı ve ne gördü? Al Pacino’ya baktı ama kendini kandırdığı acınası dünyasının vericileri, onun eksikliklerinden oluşan çarpıtılmış görüntüleri sundu sadece göz perdelerine, bunları söylediği esnada kibirle gülümseyen sigaradan yıpranmış defolu dudakları kendisini izleyenleri bir süreliğine her şeyden tiksindirdi, o kişi kadınsa erkekleri soğuttu erkekse de kadınları… Kilitle bir daha açılmamak üzere kapatılmış zihninden tek bir şüphe ile bile şöyle şeyler geçirmemişti aklından: “Yahu beni şimdi Amerika’ya bıraksalar, orada trene bile binemem, ekmek bile alamam, sinemaya bile gidemem, ki ben Türkiye’de ne oldum ki başka nerede ne olayım? Dünyanın en büyük kapitalist ülkesinde dev bir figür olmak için kim bilir ne acılardan geçer insan, helal olsun…” Bu gerçekçi analiz, onun hayalinde oluşturduğu bilinmez statülü dünyasında kendiyle yüzleşmesine kapanmıştır; gerçek, hakikat, acı ve emek kendini ilgilendirmediği için alaya alınacak, ileri geri konuşulacak ve erişilmez bir şeyin çamur atılması rahatlığıyla mutlu cehaletli ölü dünyasının öbür gerçek dünyadaki bir parçası olacaktır. Özetle, düşünmeyi yorucu olduğu gerekçesiyle reddeden insanlar (İstese yapabilirmiş gibi sanki) baktığı her yerde istisnasız yalnızca kendini görürken, her şeyi olduğu gibi görebilme yeteneğinin gelişmesi durumunda ise insanın kendini kendinde, başkasını yine kendinde, ama bu sefer farkındalıkla bu ayrıntıyı da olduğu gibi görebilmesi, gerçek bilgeliğe ulaştırır. Dünyanın neresinde olursa olsun ortalama olmaktan gurur duyan ve ilginç bir çelişkiyle de bunu kabul etmeyen insanlar, baktıkları her şeyin kendi vericilerinden çıktığı gibi algılanmasını ister ve çevresindeki herkese onu dayatır; evli bir koca ise karısına, tersi ise kocasına, baba ise çocuğuna, öğretmense öğrencisine, gibi gibi gibi. Farklılık ya da çeşitlilik kabul edemezler, yeryüzündeki her şey tek düze olmalıdır, hatta ahiret de öyle olmalıdır, çünkü onlar olaya öyle bakıyordur, kendi baktıkları yerde gördükleri kendileri gibi görünmelidir herkese her şey, yoksa savaş çıkmalıdır, yoksa katliam yapılmalıdır, yoksa ceza kesilmelidir, yoksa dayak atılmalıdır. Sanatla, bilimle, edebiyatla düzeltilmesi mümkün bir dünya kana bulanıyor, savaşlar çıkmaya başlıyor, karıncalar kediler kuşlar köpekler geyikler inekler kargalar ölüyor; bebekler anneler babalar öğrenciler sanatçılar yazarlar aileler kısacası insanlar ölüyor; önce Amerika-İrak, Suriye-Suriye, sonra Rusya-Ukrayna, İsrail-Filistin, şimdi İsrail-İran; üçüncü dünya savaşı çıkmaması için sanata ve kadim öğretilere sığınmalı tüm insanlık. Savaş ve ölüm kimseye bir şey kazandırmaz birkaç şişko bürokratın zengin olması dışında. Öldürmek kötülüktür; binaları yerle bir etmek, yavrularını emziren bir anne kedinin kafasını bomba ile uçurmak, marketten dönen bir anneyi ellerindeki bebek maması poşetleri ile apartmanın önünde mermiden geçirmek, bilgisayar başında müzik araştırması yapan bir gencin penceresini tarayarak kafasını kurşunlamak; Netenyahu, hayatında hiç karanlık gördün mü? Çaresiz kaldın mı? Ruhunu titreten acıyla çıkışsızlıkta boğuldun mu? Merhametsiz insanlara karşı elin kolun bağlı oldu mu hiç? Her şeyini kaybettin mi bir kere de olsa? Ama bekle, zamanı geldiğinde hepsini yaşayacaksın…
Baktığın benim, gördüğün sensin.
Ahmet Ünal/17 Haziran iki bin yirmi beş yılı, saat on yedi çif zıfır. Patatez kızartması kola film ve müzik, ha haaaaaa.
• • •