İnsanların Büyük Sanıları

Sabır

Sınanma Cehennemi

Daha önce bilinmelidir ki genel olarak ‘küçüklük’ sıfat şeklinde kullanıldığında genellikle kişinin disrasyonellik algıları yüzünden doğanın ona tesis ettiği sınırlı genel geçer özelliklerini hiç kendiyle bağdaşmayacak biçime uyarlayıp bunda tutkuyla diretmesine ve kendini memnun ama direttiği kişileri mutsuz etmesine bağlı, hayata dair tüm konularda -durduk yere saygı ısmarlamasından konumu ne ise onu faaliyetine göre yıkıcı kullanmasına kadar- bu kapsamda aynı kişinin bozuk davranışlarının genel toplamına saptanan isimdir. Öyle ki teknolojinin de ceplerde bilgi yaymasıyla gelen bilginin insana özel hizmeti sonrası, insan eğitiminde disrasyonel inanış ve davranışlar daha da kalıplaşmıştır, bununla birlikte en basit konuda bile -örneğin süt beyazdır- kanıtları reddedip cebindeki kendini yanlış yönlendirttiği makinalar yoluyla bunu çürüterek yanlış inanç ve değerlerini pekiştirecek bilgi kirliliklerini anında bulup içsel bir ezilmişlik sonrası rahatlama sağlarlar, sanki küçük zihinleri bir cihaz tarafından rasgele bir odağa kurulmuş da anlamsızca konuşup hareket ediyor gibidir. Ayrıca küçük insanların istisnasız hemen hepsi, koşullar yüzünden Shakespeare olamadığına inanan geçersiz büyüklük sanılarıyla dolup taşarlar. En ufacık kayda değmez olumlu bir eylemlerini bile zorluklarla elde etmiş gibi anlatma çabasındadırlar. Hayata baktıkları yer genellikle kiyaslamacı, kendi eksikliklerini başkasındaymış gibi çarptırma, bilmediği konularda olur olmaz konuşma ve gördükleri en basit bir durumu bile yanlış anlama yönündedir. Kitap okumazlar, tiyatroya gitmezler ama konusu açılırsa sorulduğunda rezil olsa bile en çok onlar bu faaliyetleri yapmış gibi davranır, buna inanır ve herkesin de inandığına kendini ikna ederler. Diğer yandan azıcık bile bir zorlanma yaşarlarsa yeni doğmuş geyik yavrusu gibi savunmasız olurlar, yardım çığlıkları ajitasyon dolu olur ama her şey düzeldiğinde bunu bir kahramanlık hikayesi olarak anlatırlar. Onlar kusurlarıyla yüzleşmek ve bunu düzeltmek değil, hepsinin üzerini örterek sahte ikinci benliğini yaratırlar. Ki bu benlik de yüzde doksan dokuz oranında dışarıdan komik görünen bir Tanrısallık şeklinde olur. Açıkçası anaokulu ortamındaki çocukça davranış ve argümanların trajik bir tekrarı bulundukları ortamlarda döner. Dünyayı gördükleri sınırların ötesinde bir derinlik, uzunluk ve genişlik olmadığına inanırlar; kısacası olayları ve durumları tek boyutlu görür ve ikinci ile üstü boyutların varlığına bile inanamazlar. Onlar için en tehlikeli şey herhangi bir konuda küçük düşmek, yetersiz görünmektir. Ne ki varlıklarının tamamının sessiz halinin bile başlı başına korktukları şeyleri yankıladığından haberleri yoktur. İnsanlara zarar vermeyi severler, böylece üstünlük kurduklarına inanırlar, herhangi bir şeyi öğrenirken onu bir başkasına zarar vermek ve kendi öz yetersizliğini korumak üzerine edinirler. Zihinleri negatif düşünce telkinleri ve gerilimlerle doludur, hatta çöplük olarak görürler yeryüzündeki tüm somut tanık kaldıkları şeyleri. Zihinlerinde duvardan örülmüş bir mantık geçirmez bölümler vardır, canlarını sıkacak herhangi bir hakikate kapılmamak için orayı kullanır ve taviz vermezler. Bu bağlamda rivayetlerde şöyle bir hikaye vardır; Hz. İsa dağa doğru soluk soluğa koşmaktadır, topukları arkasına vurarak zorlar kendini, bir çoban ona yetişir ve yanı sıra kendi de koşar, Hz. İsa’ya şunu sorar nefes alışverişleri kesik kesikken; ‘üstadım nereye böyle, ne oldu da son gayretle kendinizi zorlayarak dağa doğru topukluyorsunuz?’ Hz. İsa yanıtlar: ‘Ahmaktan kaçıyorum ahmaktan!’ Kadim bir hikayedir söz gelimi yazın, çünkü küçük insan büyük koltuklarda oturtulur genellikle liyakati olmayan ülkelerde, sistem çöker böylece, onlar kendini tehdit eden tüm ülkeye asıl katkı getirecek kişileri bir şekilde sistem dışı ederler, kendi zihinlerinin aynısını ister ve onları tüm alanlara yayarlar. Nitekim cehalet en zararlı virüstür; öyle ki çok hassas bir konuda olayı görme sorumluluğu gibi ufak bir var oluş görevlerinde bile dehşet verici sonuçlar getirirler, çünkü gördükleri en basit eylemi bile yanlış analiz ederler, empati yapma biçimleri kendi değerlerine düzenlenmiş şekilde oluşur ve bu yüzden sonuçlanan şey asıl kurbanın kurban eden kişiye dönüşmesi şeklindedir. Aklı kısa ama zararları uzun vadelidir, labaratuvar ortamında üretilmiş tek açıdan yaşayan ve düşünebilen zihin sürümlü bir canlıdan farksızdırlar. İnsanların sürekli niyetlerini okurlar, bunu da yanlış okudukları için sonuç hep gerilim ve kaos dolu ilişkiler olur. Ki bu niyet okuma kendi korkaklık ve zayıflıklarına direnemedikleri, baskıladıkları ve disrasyonel dünyalarında kendi çaplarında korumacılık yaptıkları içindir. Küçük insandan oluşan aile, gruplar ve kurumlar her zaman pimi çekilmiş el bombası kadar tehlikelidir. Bu, on bir yaşındaki bir çocuğu tır şoför koltuğuna oturtup gazı sonuna kadar köklemesini istemek gibidir. Küçük insandan oluşan bir makam koltuğu, herhangi bir karar verici konumu ve ona muhtaç olunan herhangi bir alan, mermiler akan bir sahaya çıplak girmek kadar tehlikelidir. Tarihte yüzyılın ilk yarısı hep savaş, kaos, çöküş ve bunalımlarla geçmiştir, ikinci yarısındaysa toparlanma, çıkış ve bir dereceye kadar da olsa oturmuş düzen göze çarpar. Bizler yirmi birinci yüzyılın ilk yarısındaki bu talihsiz istatistiğin koşulları içinde yer alarak, ara geçişli sapıtmış trajikomik insan yapısına karşı canlı kanlı bir tarihsel olay görüyoruz. Düşünün ki söz konusu yapının davranış, zihin ve eylem modelleri anaokulu çocuklarıyla aynı ancak görüntüleri yetişkin şeklinde. Sağlığımızı ve sinirlerimizi koruyalım, şefkatten sevgiden ve erdemlikten taviz vermeyelim… İyi ve huzurlu  geceleriniz olsun.

Ünal Ahmet, 11.05.2025, Ruhu aradığını bulamamış biri.

    • • •