
Sert, Duru ve Soğuk
Neyi Arıyorum, z?
Yaşadığımız sanal dünyada Caligula’nın şöyle bir repliği vardır son tabloda: “Bulamadım yolumu, varamadım istediğim yere, özgürlüğüm özgürlük değilmiş benim, Helicon! Helicon! Gelmeyecek Helikon, affolmayacak günahlarımız sonsuza dek. Ağırlığın ıstırabı çökmüş geceye…”
Aynen bu repliklerdeki gibi hissediyorum kendimi son birkaç senedir, dünyanın neresine gitsem sisli bir dağın tepesinde hiç kimsenin gelmek istemediği, korktuğu ve cesaret edemediği o soğuk, sert ve duru düzlüklerde yalnızlıktan başka hiçbir şey göremiyorum…. İnmek istiyorum oradan defalarca, ancak buna göklerden ne izin veriliyor ne de benim kontrolümde gerçekleşebiliyor hiçbir şey… ne var ki aradığım şeyin bu dünyada var olduğuna inanarak yaşadım dâima ve yanılmak aklımın ucundan bile geçmemişti asla… Neyi arıyordum ben? Kendimi bildim bileli bir şeyler arıyorum, bir şeyler didikliyorum ve bir şeyler keşfetmeye çalışıyorum, ama nedir ki bu şey? Şey işte, adını ben de bilmiyorum, gizemli bir güç mü? Başka boyutta bir hayat mı? Ölüm dünyası mı? Tanrı’yı görmek istemek mi? Haz ve cinsel arzuların geldiği karanlık dünyanın perde arkası mı? Neden buraya tıkıldığımızı o güce sorma arzusu mu? Yoksa yeni bir evren yaratmak mı? Cevap: Bilmiyorum, tek bildiğim yüzlerce kitap, yüzlerce piyes yazmak istediğim ve yüzlerce oyun yönetip oynamak istediğim ve milyonlarca daha kitap okumak istediğim ve daha çok çikolata yemek istediğim ve daha çok müzik dinlemek istediğim ve daha çok yürümek istediğim… Fakat insanın kendi zihnini asıl dünyanın hepsi sanması ve adalet, hakikat, merhameti bu daracık alanda işleyen kombinasyondan saptaması ve sonucu sürekli yanlış yargısallıklarla bitmesi ve kıskançlık, haset, niyet okuma gibi özellikleri yüzünden yaşayan ruhlardan bıktırması, işte bu, dünyanın kirli ve temizlenmesi hayli zor olan trajik kısmı. Kendimi bildim bileli gerçek ilişkiler ve gerçek insanlar peşinde koştum (Mutlaka tüm eksikliklerimle beraber); ben onları oldukları gibi kabul ederken onlar beni aşağı çekme niyetini kendinde hak gördü, çünkü insanların gerçek ilişki, gerçek insan veya gerçeğin kendisiyle uzaktan yakından hiçbir dertleri yokmuşçasına tuhaf bir pamuk ipliğine bağlı olan gedikte birbiriyle evleniyor, komşu oluyor veya akrabalıklarını sürdürüyorlar. Herkes herkesi kendi biçimine sokma ve sınırlı sıkıcı düşük seviyeli dünyasını dayatma peşine koşuyor (Özelliksiz dünyalarına olan güvenleri ise inanılmaz şekilde şaşırtıcı), herkes Tanrı olmak istiyor, herkes kolay yoldan adını bile bilmediği zaferleri yaşamak istiyor, herkes popüler olmak istiyor, herkes zengin olmak istiyor ama hiç kimse insan olmak istemiyor. Yaşadıkları, nefes aldıkları ve üzerine bastıkları topraktan bir haber, birkaç on yıl önce geldikleri karanlıktan çıkamamış bir biçimde ışık görmek istemiyor, yenilik görmek istemiyor, ileriki çağları merak etmiyor, geleceği arzulamıyor, doğaya saygı duymuyor, hayvanları hor görüyor (Oysa çoğu hayvan kendisinden bilimsel anlamda daha ileri görüşlü), ama bu insan ne istiyor? Soralım mi kendisine? Tamam soralım: Neyi arıyorsun kardeşim? Cevap: “Hiiç, hayat böyle bir şey işte, keyfini çıkarmak lazım.” Gördünüz değil mi her şey ne kadar da ilkel, sevgisiz ve trajik. Bu bağlamdaki minimum bir beklenti cevabı şu olmalı bizlerde: “Bilmiyorum, ama bilen birileri olursa seve seve desteklerim.” Özel bir park gibi bu dünya evreni, sanki etrafını karanlık galaksi görünümünde bir çitle çevirmişler de içine bilerek mantıksız davranan milyarca insan koymuşlar gibi… Yaşamın kendisi dünle aynı değilken, insanın dünüyle bugünü nasıl aynı olabilir? İşte temel sorunlardan en başı budur, insan kendine sahte bir evren yaratarak oraya zihnini hapsediyor ve gerçeklikten kopuyor, içinde olmayanı dışında parlatmak istiyor, okumuyor öğrenmiyor ve pozitif olmak ona yorucu geliyor, her şeyin kolayı ne ise onu yapıyor, oysa hayat zoru ne ise onu yapmak üzerine kuruludur, hoş insan konforlu bir alana geçip kendini güvende hissetmeyedursun, tam da söz konusu oyuğundan başlar dünyayı kurtarmaya, susmadan konuşmaya, saptama yargı ve teşhis koymaya… Kadını da erkeği de aynıdır insanın, bakmayın siz popülizmli bilim manifestolarının doğrudan olmayan bilgilerin üzerine oturttukları kadını ayrı erkeği ayrı bir yere koyduğuna ve insanların gündemini bilimmiş gibi olan şeylerle oyaladığına, çünkü tek gerçek şey zihindir ve onu kullanan kişidir, meşrep farklılıkları ne bir aptalı kadın diye ayrıcalıklı yapar ne de bir beyinsizi erkek diye karar verici… İnsan zihnini çalıştırdığı, sorguladığı, hakikate ne oranda yakınlaştığı kadardır, gerisi ise yığındır… Sevgi, merhamet ve şefkat dolu dileklerimle ellerinizi sıkarım.
Ahmet Ünal/13:04:2025/19.26/Gizemlerin Ötesi
• • •