Kötü Espri Sevmeyenler Toplantısı

Sonbahar Sevenler İçin bir Hikaye, ama Sonbaharla Ne İlgisi Var Hikayenin, Ben de Bilmiyorum

Kısa Hikaye

İki kez hapşırdı. Öğretmenler odasındaydı ve sümükleri çıktı ortaya, umursamadı. Ya da umursayacak nezaketi çok gördü içten içe. Otuz üç saniyeden fazla kalamıyordu orada, çok fazla tekrarlı önemsiz konuşma ve vasat ses kirliliği vardı. Rahatsız olup sıkılıyordu hepsinden. Liselilere sanat eğitimi veriyordu, ne diyorlardı o şeye, drama mı, evet evet ondandı. Parlak öğrenci açlığı çekiyordu, gördüğü şeyler dehşet vericiydi; uyuşmuş gözler, tam cümle kuramama, sokak kültürü normlu keskin davranışlar, pasaklılık, dinsel selamlar, tek boyutlu bakışlar, havuçlaştırılmış ODTÜ Boğaziçi yarışı memnuniyeti, derin bir kültür bilgisizliği, okuma alışkanlığı olmama sendromu, şimdiden sönen ülke geleceği… Ve bu halde bile diğer öğretmenlerden zekiydi hepsi. Onuncu sınıfların dersliğine gitti, kimi masa üstüne oturmuş kahkaha atarken kimi de kağıttan uçakla oyun uçuşu yapıyordu. Umursamadı öğrencileri, her zaman karanlık bir tarafı vardı, orası belirsiz ve tehlikeliydi, en iddialı serseri öğrenci bile ondan çekinir ve boyun eğerdi bu yüzden. Yoklama kağıdını çıkardı ve kalem isteyip aldı, bir erkek öğrenci geğirdi bu sırada, gürültülüydü, duymamış gibi sakin kaldı sanat hocası, kafasını bile kaldırmadan devam etti yoklama kağıdını incelemeye, uzun bir süre sonra sınıfta kendiliğinden bir sessizlik oldu, “Geğiren kişi buraya gelsin” dedi kayıtsız bir tonlama ile. Şaşırdı ve geldi çocuk, hoca dingindi, hala yoklama kağıdını inceliyordu, umursamıyordu öğrenciyi, öğrenciyse gerilmişti,

“az önceki yaptığını kimler yapıyor biliyor musun?”

Öğrencinin alt dudağı titriyordu,

“özür dilerim hocam”

“az önceki yaptığını sokak köşesindeki bir dangalak yapıyor. Yerlere tükürüyor, kızlar ondan nefret ediyor, herkes dışlıyor ve o, boka konan sinek kadar pislik. Anladın mı? Pislik o, gerçek bir pislik.”

Öğrenci kötü durumdaydı, hoca kontrollü ve sesi korkunç etkiliydi, sanki serseri öğrencilerin taklit ettiği ve olmak istediği sokak kültürü serseriliği dünyasını defalarca kez görmüş geçirmiş gibiydi, ama entelektüel görünüyordu, bu ikilem korkunç bir belirsizlik yaratıyordu,

“hocam bilerek olmadı çok çok özür dilerim, bir daha yapmam”

Devam etti sanat hocası,

“şimdi bu sınıftaki kızlar size soruyorum, o sokak köşesindeki pisliği görseydiniz ne hissederdiniz?”

“İğrenç hocam! Pislik o hocam! Nefret ederdim hocam! Iyyy!”

“şimdi otur yerine ve defol”

“emredersiniz hocam.”

Aldı yoklamayı, herkesi üçüncü kattaki sahneye götürdü, girdiler. Öğretmenler odasında sürekli öğrencilerin davranışları şikayet konusu olurdu, herkes suçu öğrencilere atardı, kendileri mükemmeldi onlara göre, sanat hocası bundan nefret ederdi. Genelde öğrencilere bağırırlardı, azarlarlardı ve saldırgan konuşurlardı, ama sanat hocası hiç kimseye bir kez bile sesini yükseltmemişti. Sessizdi öğrenciler, hoca gürültü yapmayı sevmezdi, gürültü yapanı sevmezdi, gürültülü olan hiçbir şeyi sevmezdi, bunu herkes iyi biliyordu. Sahnenin orta önüne bir iskemle çekti, oturdu, öğrenciler koltuklara dizilmişlerdi,

“bugün haftanın son günü, nasıl geçti haftanız? Şikayeti olan ve özel değilse anlatmak isteyen var mı? Tam tersi de olabilir.”

Parmak kaldıran, sen, evet canım, dinliyorum,

“hocam dün yeni bir öğrenci geldi, onun da sizin gibi diksiyonu çok güzel, bence onu çok seversiniz”

“Hiç kimsenin diksiyonu benim kadar iyi değildir”

“Tabii k….” derken sözünü kesti hoca,

“Şaka şaka,” birden gülümsedi bunu derken,

“çok gerçekçiydi hocam, gerçek sandım yemin ediyorum ha ha haa”

“sevgili öğrenciler, sizi sevmiyorum zannetmeyin, sadece suçun yüzde ellisini sizde görüyorum”

“hangi suçun hocam” dedi biri,

“çok fazla reels izliyorsunuz, veya çok fazla bu tarz şeyler, beyninizin ödül bölgesi bozuluyor, bu sefer derinlik gerektiren herhangi bir şeyle ilgilenmeniz mümkün olmuyor, evet eğitim sistemimiz bozuk, evet toplumumuz bozuk evet her şey bozuk, şimdilik yüzde ellilik suçlar bunlar, ama unutmayın, yaş aldıkça yüzde ellilik altmışa, yetmişe, ve yüze kadar çıkacak, ve tüm suçlu siz olacaksınız.”

“neler tavsiye edersiniz hocam?” dedi biri.”

“hayat çok sert çocuklar, tahmin bile edemezsiniz, insanlar sahte ve acımasız, fırsatlar çok gelmiyor, belki hayatınız boyunca dört kez, bir işe gittiniz ve eve döndüğünüzde şunu söylediniz; ‘oha, bir de üstüne para mı verdiler yani?’ işte size bunu söyletecek bir arzunuz olmalı, ona zaman ayırdığınızda tüm dünyayı unuttuğunuz, onsuz olamayacağınız büyüsel bir şey olmalı, dert edindiğiniz ve tüm öğrendiklerinizle o şeyi desteklemekten keyfaldığınız, (Bu sırada öğrenciler ‘vov’ gibi mırıltılar çıkarıyordu) hal böyle olursa para peşinizden gelecek, hayat kısa olduğu kadar gerçekten uzun da bir yandan, yaşa yaşa bitmiyor bazen, bazen de hemen bitiyor, ortaya karışık yaşar ve yüzde ellilik suçun güdümündeki karanlığa teslim olursanız, evet belki bir ev aile ve işiniz olabilir, ama tekrar eden ait olmadığınız aynı döngü bir süre sonra tabutunuz haline gelir, yıpranırsınız, anlam aradığınızın farkında olmadan içgüdüsel olarak anlam ararsınız, huysuz biri olursunuz, otobüste yer vermemek için kavga eden o kişi olursunuz, eşinize bağırırsınız, herkesi suçlarsınız ve beyniniz biçimlenmiştir artık, yani dönüş zordur. Ama bu yaşlarda kendinize soracağınız ufak ufak tanışma soruları ile sistem önünüzde açılacaktır; manav mı, sanatçı mı, büyükbaş hayvancılığı mı, doktor mu, o şey ne ise, buluşacak ve anlamı olan tutkulu bir hayata sahip olacaksınızdır. Geçen haberlerde gördüm, bir doktor yirmi yıl sonra istifa edip köye yerleşiyor ve otuz adet büyükbaş alıyor, doğa ile iç içe, közde çay demleyerek, ancak yıllar sonra sevdiği şeyi fark ediyor. Sizi sanattan, bilimden ve edebiyattan uzaklaştırabilecek milyonlarca şey var, yapmanız gereken cesaret edip dediğim o şeyi bulmanız.”

Aralarından biri parmak kaldırdı, ve şapşal bir sevimlilikle ciddiydi söyledikleri;

“hocam ben buldum, ben futbolu çok seviyorum, halı saha yapıyoruz her hafta.”

Gözlerini kapatıp kaşlarını kaldırdı hoca, 

“neyse çocuklar, şimdi size bir kavram vereceğim, bunu, şimdiye kadarki 16 yıllık yaşam sürenizin tüm dokümanlarıyla sahneden tüm seyircilere anlatı formatında öğreteceksiniz, veya bu kavramın ne olduğunu bütün bilgi birikimlerinizle tahmin edeceksiniz ve anlatı performansı sunacaksınız. Evet hiçbirinizin vereceğim kavramı olması gerektiği anlamıyla anlatamayacağını tahmin ediyorum, benim istediğim de bilmediğiniz bir kavramı tahmin ederek anlatı sunabilmeniz, bu kavram entelektüel çocuklar, iki L ile telaffuz etmiyoruz, dikkat edin bana, en te lek tü el. Tekrar edin.”

Entellektüel, entüel, entelektüel, ent, entollektullel gibi karışık ve zorlanan sesler duyuldu öğrencilerden.

“tamam kesin. Özgüvenim yüksek diyen, evet, sen, gel buraya.”

Birden tedirgin olmuştu öğrenci, ayağa kalktı ve kamburlaştı, kekeliyordu,

“hocam ben çıkmasam olur mu, sizi görünce heyecanlanıyorum ve dilim dönmüyor.”

Geldi sonunda öğrenci, çıktı sahneye, hoca ise koltuklarla sahne arasındaki araya geçti,

“şimdi antreye geç, düşün ki TedX konuşması için seni davet ettiler ve entelektüel kavramını anlatmanı istediler. Bu kavrama ilişkin tüm tahminlerini anlatıya çevirmeni, gerek ailen gerek spor gerek sanat gerekse de gündemle ilişkilendirmeni ve birden fazla konuya bağlamanı istiyorum.”

“hocam çok zor ama bu. Nasıl yapacağım?”

“ne sandın, diğer derslerde alıştığın şeyleri görmeyi mi? Zihnini zorlamanı istiyorum. Terlemeni ve performans göstermeni, lisedesin, bize gerçek bir savaşçı olduğunu göster, doğru yanlış ve rezil olma diye bir şey yok şu an, bu üç şeyi kafandan sil, tek istediğim gayret ve zihin emeği, sadece çaba göster, rezil olma diye bir şey yoktur, gayret gösterme esnasında kişi hata yapar ve tüm bunlar kutsaldır ve bunlar olurken herhangi biri böyle kutsal bir devinime rezil etme inancıyla gülerse, o kişi tam bir dangalak ve gerizekalı demektir, asıl dangalak bu kişidir, emek veren birine gülmek kadar dangalaklik yoktur, ve bu sınıfta kimse dangalak değil, buna eminim, sözüm meclisten dışarı o yüzden, kapiş?”

“nasıl isterseniz sayın hocam.”

Başladı öğrenci, sahnede sabit duramıyordu, iki yana sallanıyor, ellerini nereye koyacağını bilemiyordu, sesini kendisinden başka duyan yoktu,

“eee, şey, merba arkadaşlr, entelektüel kavramını anlatacağım sizlere. Bence güzel konuşmaktır, zengin olmaktır. Diksiyon meselesidir.”

Sırayla diğerleri çıktı sonra,

“bence entelektüel, ee, şey, çok kitap okumaktır.”

“şey, şey, aa, ee, bence bilim insanı olmaktır.”

“çok fazla şey bilmektir.”

“sanatçı olmaktır.”

Böyle sürüp gitmişti. Hoca tekrar sahneye çıktı sonra,

“sevgili öğrenciler, sizden bir tanım değil, tanımları da içeren anlatı istemiştim. Çok fazla klişe arıyorsunuz, hazır kalıplar peşindesiniz, zihniniz nerdeyse kontağı hiç çevrilmemiş sıfır araba gibi, özgün düşünme cesareti göremiyorum, unuttunuz mu saçmalamak serbestti ve rezil olma diye bir şey yoktu, neden keyfini çıkarmıyorsunuz bunun, size sonsuz özgürlük veriyorum kullansanıza, birileri sizin adınıza bir şey desin de siz de onu yapın gibi bir beklenti içindesiniz. Bence hepinizde kullanılmaya uygun çeşitlilikte potansiyeller var.”

“hocam” dedi biri ve devam etti,

“diğer hocalarımızdan çok farklısınız.”

“anladım. Ne gibi.”

“diğer hocalarımız sizin gibi güzel cümleler kuramıyor, bizi derin anlayamıyor ve enerjileri sizin gibi değil, nasıl desem, şey, televizyonda konuşan bilim insanları gibisiniz, ama diğer hocalarımız öyle değil, bir farklılıklari yok yani işte. Mesela siz ne düşündüğümü hemen görüyorsunuz, bu bana tuhaf geliyor.”

“eh, teşekkür ederim. Belki de farklı olan ben değil, ülkenin tüm öğretmenleridir, ayrıca ben öğretmen değilim, olmak da istemem, sanatçıyım, sizlere burada yardımcı olmak isteyen sıradan biri. Her neyse, dinleyin çocuklar;

Yetmiş bin yıl önce bir şey oldu insanoğluna, beyninin ön bölgesinde ve fiziksel yapısında evrim ortaya çıktı, Bilişsel Evrim demişti uzmanlar bu olaya, yalnızca tür olarak farklı olduğumuz maymunlardan alem olarak da farklı hale gelmiştik. Soyut düşünceler geliştirmeye başlıyorlardı, oraya buraya bir şeyler çiziyor, cenaze törenleri hazırlıyor ve toplu sineztezi ile ritüeller yapıyorlardı. Sonra açık alanlara yerleşip göçebe hayata son verdiler, hayvanları evcilleştirmeye başladılar, dil geliştirmeye, dedikodu yapmaya ve kültür oluşturmaya başladılar, kadın ile erkeğin yerleşik düzende rolleri belli olmaya başlıyordu, kadın çocuklara bakan, avlanıp getirilen hayvanları stoklayan konumdaydı, buna da Tarım Devrimi dediler, dahası stoğun keşfi kadınlardır bu arada, zaman sel gibi geçti, medeniyetler kurulmaya başlandı, dinler ortaya çıktı ve 1590’da matbaanın keşfini izleyen süreçte başta silah olmak üzere insana zaman kazandıran teknoloji hızla gelişti, ardından 1800’lü yılların sonunda Sanayi Devrimi’ni kurdu insan grupları, buharlı makinalar arabalar, fotoğraf makinaları, hesap makinaları gibi aslında bugünün ilkel bir taslağıydı olup bitenler, ardından yirminci yüzyılda modern devrim oldu, şimdi ise teknoloji devrimi, böylece daha dün mızrakla avlanan insan grupları bugün Mercedes’e biner hale geldi, çocuklar; 2025 yılındayız, yani evrenin zaman ölçütünden bakarsak 70 bin yıl önce ile 2025 arası bir sigara içimlik zaman sayılır, yani daha çok tazeyiz, o yüzden şu an yaptığımız şey bir çeşit insan eğitimi sayılır, ben de dahil hepimiz eğitilmek zorundayız, sizler eğitilmek zorundasınız, 70 bin yıl önceki atalarımızdan bir farkımız ancak bu sayede mümkün. Maymunlarla aynı cinsteniz ama türümüz farklı, bizler primatlardan geldik, yani zebra ile atlar cins olarak aynı ama tür olarak farklıdır, buna benzer bir şey, ve adına ne derseniz deyin çok da bir önemi yok, primatlardan deyin veya adı her neyse artık ondan deyin, sonuç olarak ilkel dünyadan geldik, önemli olan bu, geldiğimiz şeyin kavramına anlam yüklemenin bir mantığı yok, bakın, 21. Yüzyıldayız, 70. Yüzyılı düşünün, 49 bin yıl sonraki insanları düşünün, onlara göre ilkeliz, ve ilkeliz zaten, çok erken geldik dünyaya, 70 bin yıl önceki mızraklı insanla aramızdaki tek fark üstüne bindiğimiz Mercedes’in siyah rengi. Sanata, bilime ve edebiyata sığınmak zorundayız, zihinimizi zorlamak zorundayız ve insan olmak zorundayız.”

Alkış koptu sahnede. Hocanın böyle bir derdi yoktu sanki ama öğrenciler etkilenmişti.

“tamam tamam çocuklar, şatafat sevmem. Sizden de beklediğim, başı ortası sonu olan ve bir yerlere bağlanan bir anlatı.”

Bir kız öğrenci söz istedi.

“ama hocam ben zeki biri değilim. Nasıl anlatayım böyle?”

“eh, tabii ki böyle anlatmanı bekleyen yok. Dedim ya, sadece gayret ve zorlanma, ortaya çıkacak şey hepimiz için kutsal olacaktır. Neyse çocuklar dersimiz bugünlük bitti, sizden entelektüel kavramını araştırmanızı, sonra yatay kesik bir kağıda araştırmalarınızın ışığında kendi yorumunuzla tanımlanmış tek cümlelik entelektüel nedir cevabını istiyorum, haftaya görüşürüz.”

İndi öğretmenler odasına. Doluydu yine. İki kadın öğretmen onu çağırdı, ikisinin de sesine tahammül edemiyordu, biri fok balığı gibi konuşuyordu zaten, çok fazla kendinden emindiler,

“hocam, bir oratoryo planlıyoruz, bize yardımcı olur musunuz?” Dedi, fok balığı gibi konuşan ve gözlerini kısıp küçümsemek istercesine.

“ne öğretmeniydiniz, yani ikiniz.” Kayıtsızdı her zamanki gibi, gerçekten onların ne öğretmeni olduğunu bilmiyordu.

“edebiyat hocam!” Aynı anda dışavurmuşlardı. Yuh artık der gibiydiler ve sanat hocası, özellikle fok balığı gibi konuşanın kendi dünyasında onunla rakip olup kaşık attığını şimdi anlamıştı, aylardır kendi kendine gelin güvey olmuş ve hayali bir sanat hocasıyla rakip olup psikolojik dalaşma yaşamıştı. Dağ fare hikayesi gibiydi. Neden kendisi odaya girince fok balığı gibi konuşanın güzel konuşmak için daha çok fok balığı gibi konuştuğunu daha iyi anlamıştı.

“çok vaktim olmuyor ama şöyle yapalım dilerseniz. Ben size oratoryo metni yazayım, siz de onu kendi zevkinize göre öğrencilerle çalışın, olur mu?”

“ne yani, siz yazabilir misiniz öyle şeyler?” Dedi fok balığı, şaşkınlıklı bir küçümseyicilikle.

“denerim ama okuduğunuzda anlayamayabilirsiniz.”

Birkaç saniye düşündü fok balığı ve kiloluydu, terliydi.

“anlamayabilirsiniz derken, ne demek istediniz?”

Sesi birden tedirgin olmuştu, gerçekten anlayamamıştı.

“demek istediğim, kötü bir yazarımdır herhalde, yazdıklarımı her insan anlayamayabilir.”

“yine anlamadım ama neyse.”

“Eh, siz edebiyat öğretmenisiniz, bir oratoryo yazabilirsiniz sanırım?”

“yazarım yazarım tabii ki, bu benim işim. Ama nasıl yazılır bilmiyorum.”

Uzaklaştı sanat hocası, 33 saniyeden fazla maruz kalmıştı ve sinirlerinin iyileşmesi gerekiyordu bu yüzden. Oratoryo yazmak onun için bir çiçeği sulamaktan farksızdı, opera metni de yazabilirdi, bale de, piyes de ve roman da, ve makale de ve sanat kitabı da ve operet de ve müzikal de, yazabilirdi hepsini, onun için zor değildi, 56 dakikada güzel bir metin yazdı evde, taş gibi olmuştu oratoryo; coşkulu ve hızlı, kurgusu sağlamdı, dili öğretmenlere de lise düzeyine de oldukça fazlaydı ama iyi çalışırlarsa eli yüzü düzgün bir şey çıkarma şansları olabilirdi metnin zor bir yapısı olmasına rağmen. Getirdi öğretmenler evine,

“buyurun.”

Hemen kurcaladı metni öyle konuşan öğretmen. Bakışları kıskançlaşmıştı birden.

“aa, teşekkür ederim hocam, şey, bir günde ne çabuk yazdınız, bayağı farklı, yani nasıl desem, oratoryo metinleri böyle bir şey herhalde, yani oratoryo metinleri farklı demek ki.”

Sanat hocası yanılmamıştı, anlayamamıştı metni söz konusu öğretmen, anlayamazdı da, çünkü anlamak için 70 bin yıl önceki insan olmamak gerekirdi. Metni yazmasının sebebi bir şey ispatlamak için değildi zaten, yardım istediler de etmedi demesinler diye yazmıştı. Her zamanki gibi kayıtsızdı, bitti mesaisi, çıktı dışarı, sıradan bir gündü, hava kapalıydı, yağmur öncesi dingin tatlı grilik vardı, ılık esiyordu, bir sigara yaktı, yayınevi, yeni çalıştığı romanı bitirmesi için sıkıştırıp duruyordu, eseri üzerine düşünerek yürümeye başladı.

Ahmet Ünal/23:48/13.10.2025/Anadoluhisarı Gloria Kafe

    • • •