
Kuru Otlar Üstüne’nin Analizi
Nuri Bilge Ceylan
Yazıya başlarken şunu belirtmek isterim ki, yoğunluklarım yüzünden Kuru Otlar Üstüne’yi daha yeni izleme fırsatı bulmuş olmam, pek de geç sayıldığı anlamına gelmiyordur umarım. Öte yandan Türk Sineması’nın hiç kuşkusuz yaşayan en büyük sinema yönetmenlerindendir Ceylan, o, yaşamı olduğu gibi kabul eder ve hayatın sanatlılığına müdahale etmeden bunu beyaz perdeye taşımak ister. K.O.Ü adlı film de bu anlayışın izleğindedir, ancak ‘simgesel’ ögelerin etkileyici bir biçimde sıklıkla yer alması bir yana, biçem anlamında daha ince yeniliklerle karşımıza çıkmaktadır söz konusu yapım, ayrıca toplumun can yakıcı toksitliliğine Ceylan da katlanamaz olacak ki, bu sefer izleyiciye ‘ustaca kendi sinematik üslubunu bozmadan’ günümüzün bitmek bilmeyen tüm kötülüklerin kaynağını kendi yorumuyla göstermiş ama çözüm önermemiştir, ne ki filmin ilk bölümü tamamen geniş çekimlerle ilerler, tek bir oyuncuya bile yakın çekim alınmamıştır, ki böylece önce insanlara uzaktan bakar Ceylan, onların iç dünyasına yavaş yavaş yaklaşmadan evvel, her insan gibi bizler de ilk olarak hayatın içinde tüm çağların iki ayaklılarını sıradan ve zararsız şekilde görürüz. Hiçbir karakterle özdeşleştirilmez seyirci; kimseye yandaş edilmez ve kahraman ihtiyacı salgılanmaz. Tüm karakterlerin simgesel karşılıklarına tanık oluruz; liyakatsiz okul müdürü günümüzün sistemiyle torpille atanmıştır, şehirli resim öğretmeni Samet, bezdirilip kişiliği elinden alınmış ve potansiyeli yok edilerek günümüzün okumuş gencidir, bacağı bir kazada koptuğu için malünen emekli edilen Nuray öğretmen ise yaşadığı kazanın sayesinde aydınlanmış, varoluşuna cevap bulup eyleme getiremediği sözlerde kalan insanlık sorunlarına çözümler bulmuştur; ancak Ceylan’ın söylemek istediklerini şu repliklerle dile getirir bu karakter Samet öğretmenle baş başa şarap içerken: “Neden bir kurtarıcı bekliyorsun ki? Neden kendini aramıyorsun? Sence var olmak nedir? Kendini tanıyor musun? Neden kendine bahane uydurup şehre gidince şunu bunu yapacağım diyorsun? Buranın nesi var? İnsan her yerde insandır, sorunlar aynıdır, İsviçre’ye bile gitsen kendini de götürmez misin oraya sanki? İlla bir kitlenin yanında yer alıp kolaya mi kaçman gerekir? Bulunduğun yerde ufak şeyler yapabilir ve sorumluluk sahibi olabilirsin, mesela git su taşı birine yardım et, burada su taşımak çok kıymetlidir, ne yani bir kahraman gelecek ve sen kahramanın yanında yer alarak o zaman mı dünyayı kurtarmaya başlayacaksın? Her zaman bir yandaşa katılma ihtiyacı duyman gerekmez, bak, köyler ıssız, ne güzel işte, kendinle kal ve sorgula her şeyini.” Samet öğretmeni bilgelikli sorularıyla dumura uğratmıştır, fakat Samet öğretmen söylenenleri anlamaya çalışmak yerine zırt pırt kişiliğini savunur ve haklı olmak için mücadele eder. Nuray öğretmenin takma bacağı filmin ana fikirlerinin bir simgesidir, bu öğretmen kazadan önce Samet öğretmen gibidir, korkunç bir acı ile yüzleştikten sonra uykudan uyanmış ve insan olmuştur, hayat ona tokadını sert atmıştır, ama böylece kendini bulmasını sağlamıştır, aslında söz gelimi takma bacak, ülkenin nasıl toksitiliğinin bitişi yönünde bilimsel bir yorumdur; ülkemiz hiçbir zaman ciddi bir iç savaş geçirmemiştir, öyle ya da böyle savunma savaşlarıyla kötü günler anlatmıştır, bir Almanya gibi, bir Rusya gibi veya Fransa gibi iç krizler ve gelişmekte olan ülke kişilerinin kuralsızlık bağlamında zıtlık teorisiyle bunların yanlış olduğunu anlayacak yıkımlar yaşamamıştır, belki demektedir Ceylan; bizim ülkemiz de bir gün kuralsızlıktan ilkesizlikten ve medeniyetsizlikten kurtulur, ama öyle ama böyle, tabii ki yıkım ya da örneği verilen ülkelere aynısı olsun dilekleri değildir bu Ceylan’ın analizi, bilimsel bir yorumdur sadece, bir öneride ya da tavsiyede bulunmamıştır. Diğer yandan Samet öğretmen her ders portre konusunu işler, yenilikçi olan, soru soran ve durumdan şikayet eden öğrencilere bağırır çağırır, onları susturur ve ahmak olmakla suçlar: Resim öğrenip de ne yapacaksınız? Der, hepiniz zamanı gelince hayvan güdeceksiniz! Gerçekler bunlardır, der, tıpkı toplumun büyük kısmının kendinden küçük bireylere sıkça söylediği sözler gibi. Sevim adında yedinci sınıf öğrencisi Samet öğretmene hayrandir, ona aşk mektubu yazar ve bunu da yakalattırır, Samet öğretmense -belki şehirde olsa umursamayacaktır ama köy psikolojisindeki ilkelliğe kapılması, onun kitle psikolojisine yatkınlığındaki kimliksiz benliğini muştular- ilk başlarda içten içe aşık olunan bir erkeğin gururunu yaşarken, bir yandan bunu kendine yalanlar ve hem yalanına inanıp hem de gerçekte Sevim’den gördüğü ilgiyle coşması, tipik bir insanoğlu portresi çıkarır karşımıza. Okuldaki tüm öğretmenler vasattır, sürekli dedikodu yaparlar, Ceylan; öğretmenlerle öğrencilerin düşünsel becerisini eşgüdümde dışa vurmuştur, aslında öğrenciler öğretmenlerden daha üstün düşünselliktedir ve genelde akıllıca hareket ederler, tutarlı davranırlar derslerde, doğru soru sorarlar, masumdurlar ama onları katı ve toksitli sistemin içine şiddetle sokmak isteyen öğretmenler sürekli birbirlerini dolduruşa getirirler, kendilerini vazgeçilmez düzeyde bilge sayarlar ve mangalda kül bırakmazlar. Samet öğretmenin ev arkadaşı olan Kenan öğretmen vardır bir de, köyde kıt kanaat okumuş ve buraya atanalı yedi sene olmuştur, zararsız görünür, namusuna ilkelerine bağlı bir izlenim verir, şehirliye göre zor anlardaki davranışları belirsizdir, Samet öğretmen önce kendi beğenmediği Nuray öğretmeni onunla tanıştırır, aralarını yapmak ister, masada tipik bir Türk ailesi adayının simgesidir Kenan öğretmen, daha ilk görüşmede her eylemi ciddi bir ilişki istediğini yankılar, nerede ne konuşacağını bilemez, gülünçtür ve kıza haberi olmadan asılır. Nuray öğretmen rahatsız olur ve ona kesin bir mesafe koyar tiye alarak ancak Kenan öğretmen, mesajı alamamıştır. Yavaş yavaş Ceylan’ın ülkemizdeki kötülüğün kaynağı olan asıl yorumunu görmeye başlarız artık: Bencillik! Bir olay yaşanır, torpilli müdür yüz yüze baktığı Samet ve Kenan öğretmeni kız öğrencilerle fazla samimi olduğu gerekçesiyle ilçe müdürlüğüne şikayet eder, bu ikiliyi oraya yollarken konuyu söylememiş ve onlarla her zamanki gibi samimiyet kurmuştur. İlçe müdürü olanlar hakkında etik yönden düşünmez, kendi lehine hangisiyse o yönden düşünmüştür ve bu da olayı örtbas etmek anlamına gelmiştir, başımız yanacaktı neredeyse, boş verin suçlamayı falan çocuktur işte yaparlar öyle şeyler, olay bir duyulursa gibi sözlerle mekanizma gerçeklerini fışkırır. Önce kendini emniyete almıştır, sonra ise vicdanını rahatlatmak için olayı kendini kandıracak şekilde çarpıtıp ayaküstü günah çıkararak yeni bir gerçek uydurmuş ve bunu öz vicdan ölçüsü içine oturtup rahatlamıştır. Hakikat de neymiş? Hakikat o neye inanırsa oymuştur, tıpkı toplumumuzun irrasyonel dünyası gibi. Devamında olaylar çorap söküğü gibi kendi çıkarını düşünüp hamle yapan tüm öğretmenlerin baş döndürücü iğrenç dansına dönüşmüştür. Torpilli müdür şikayet ettiği ikiliye şöyle der: Yönetmeliği uyguladım, ne yapayım? Başım yanardı yoksa, olayın astı astarı var mı bilmiyorum ama ya varsa? Düşünün ben ne hale gelirim o zaman? Mahvolurum, anlayın beni. Hiç kimse çocukları düşünmez, olayın çirkinliğinde veya detaylarında değildir kimse, olay bir simgedir onlar için, önemli olan bu mevzuda kendilerini neyin beklediğidir. Bu sahnelerin devamı kadın öğretmenler de dahil korkunç bir bencillik yarışının hakikati milyonlarca kilometre uzaklığa fırlatmasıyla geçer. Hakikat uzaklaştıkça öğrencilerin güvenliği, zihin sağlığı ve öz kişiliği tehlikeye girmektedir. Okuldaki Nail isimli hademe Samet öğretmene şöyle söyler: Yeni tavuklar aldım, bundan sonra yumurtaların hepsini benden al tamam mı? Köyde Feyyaz adında baskılanmış, yenilik ve umut arayan, ait olmadığı için mutsuz suratlı ve ülke adına kaybedilmiş bir genç yaşar. Samet öğretmenin sınıfında akılcı soru sorup azarlanmış çocuğun büyümüş halidir bu kişi, kimse onun hayallerini ciddiye almaz, isteklerini önemsemez, katır gibi yük hamalı olmasını isterler büyükleri, az biraz baş kaldırdığında ise öfkeyle başını ezerler, nitekim Samet öğretmen, Feyyaz ve köyde yaşı gereği kıdem almış toksitli bir büyük onun sayvanında oturup sohbet ederler; siz, der Feyyaz, yeme içme ve paranın dışında bir hayatin olduğuna inanmıyorsunuz, oysa daha değerli şeyler var, hayaller var, hedefler var… Yaşlı adam bağırıp çağırir ve alay edip sindirir onu, kendine bakmadan çapsız olduğunu söyler, az biraz daha baş kaldırır Feyyaz ama silahı çıkartıp masaya çakar bu adam ve konuyu barbarlıkla kapatıp güçlülük zaferini ilan eder, eğer bir kelime daha ederse vuracaktır Feyyaz’ı. Bununla birlikte astsubay üst çavuş rütbesinde bir asker emri altındaki askeri durduk yere azarlar, ona ezilmiş kişiliğini önemli hissetmek için rütbesi ile baskı kurar, “asker olduğum için s.klemedim seni de ulan!” Biçiminde anlamsız şeyler söyler. Kişiliğine saldırır ve söz konusu er sinirlenip karşı koyma seviyesine gelince geri vitesle “işte dürüst olursan canımı yersin” der. Yani dürüstlükten anladığı, çapsızlığın içinde saklanan bir kavramdır onun için, hakikatsiz bir anlayışla hem de… Dahası Samet öğretmen ile Nuray öğretmenin sevişmeden önceki sahnesinde yabancılaşma sokar Ceylan filme, seyirciyideki illüzyonu kırar ve set ekibini boydan boya platonun içinde gösterir. Sanki bir soluklanalım der gibidir usta yönetmen. Nuray öğretmen de kendi açısından bir haklılık sanısıyla bencil bir olay yapar, dönem sonunda tayin olacak Samet öğretmen ile özel durumu yönünden daha böyle bir erkek bulamayacağı gerekçesiyle sevişir ama evlenmek için Kenan öğretmeni düşünmektedir. Samet öğretmenin boş boğaz olduğunu bildiği için yaptıklarını Kenan’a övgüyle anlatacağından emindir ve duygusal hiziple sarsılan Kenan’la, ertesi gece Samet’in yanında yüzleşir. “Kadını ahlak yönünden böyle mi kefeye koyarsınız siz erkekler!” Der, haklıdır, bunlar olmadan en önce Samet ile Kenan’in onu bir obje gibi birbirlerine takılmalık ya da evlenmelik mantığında pazarlığa çıkarmaları, kadının estetik açıdan değerlendirip biyolojik ihtiyaçlarını düşünmesinden daha çirkindir. Yaz gelir, araya bahar girmemiştir, her şey doğrudandır, soluktur ve acımasızdır, serttir, acıtır. Rüzgar sesi bile boğar içimizi, otların zavallılığı insanla özdeşir. Nasıl olsa tayin zamanı gelmiştir Samet’in, o halde Sevim ile yüzleşmelidir, Sevim, bir tabak pastayla onun oturduğu odasına dalar, neşelidir, Samet ise pastayı yerken öğrencisinden kendine aşkını ilan etmesini dolaylı yoldan ısrarla diretmektedir, “ne diyorsunuz ki öğretmenim?” Der Sevim, “hiçbir şey anlamıyorum ben.” Başından kaynar sular dökülür Samet’in, bütün bunları kendi sanal dünyasında kurguladığı, onun sadece bir çocuk olduğu ve kendi hissettiği şeylerin Sevim’in de aynı sekilde hissedip anladığı yanılgısıyla sarsılarak yüzleşir. Aylarca, yatarken, yürürken, yerken içerken inanıp kurguladığı her şeyin bir yalandan, öz bir kurmacadan ibaret olduğunu ve tıpkı yaşamın da benzer şekilde yanılsamadan ibaret olduğunu Sevim’in gözlerindeki boşlukta görür, tıpkı Mevlana hazretlerinin de dediği gibi: Bu hayat bir başkasının hayalidir. Ve dış sesle şöyle söyletir Ceylan, “Sen de hayatın acımasızlığıyla yüzleşeceksin Sevim, sen de direnemeyeceksin ve sen de kuru otlar gibi soluyup gideceksin bu topraklarda…” Başta Nuri Bilge Ceylan’ı ve tüm oyuncuları ve bütün teknik ekibi ayakta alkışlıyorum, filmin her bir ayrıntısından inanılmaz bir şekilde etkilendim. Bu tür yüksek vizyonlu yapımlar Türk Sineması için umut verici oluyor…
Ahmet Ünal/03:03/17 Kasım 2024