
Liyakatsiz bir budala Sert bir Adama Denk gelirse
Anadoluhisarı mezarlığıyla nehri arasında kalan dar caddede patlamış bir demir kapaktan kütür kütür sel fışkırıyordu. Alfar Konal durdu ayakkabısının ucunda kalan suyun kısmında, acaba adliyeye gitme demek mi bu, diye geçirdi aklından ve bileğine kadar ıslanarak geçip gitti, cork cork su sızıyordu yere değdikçe spor ayakkabısının kenarlarında o anda. “Batıl inanç işte boş ver, yalnızca bir şey soracağım hepsi bu, neden her şeyde anlam arıyorum ki.” Metrobüsle Uzunçayır durağında inip metroya aktarma yaptı sonra. Öğle saatleri olmasına rağmen iğne atacak yer yoktu, canını sıktı bu Alfar Konal’ın. Rastgele birilerinin gözlerine bakıyor içinden küfrediyordu ona. Geldi metro, hücum etti herkes, manyak gibi. Binmedi Alfar Konal, sonrakini beklerim diye düşündü, böyle böyle saat 16 olmuş ama beklediği biraz boş metro gelmemişti. “Yok canım göklerden ne mesajı olacak bu, yalnızca bir soru soracağım o kadar, ne olabilir ki en fazla, Allah Allah, kuruntu yapmam iyi değil, boş ver boşver. Tü tü tü.” Diğerlerine göre biraz daha boş bir metro gelince atladı ona, öğrenciler her zamanki gibi parazitli ve can sıkıcıydı. Küf gibi bir şey kokuyordu içersi, ahır tarzı. İnce kemikli buruşmuş emekli bir adam kafasını ufak LED reklam ekranına yaslamış, olmayan beyni bundan rahatsız olmuyorken kirli beyaz saçları parlıyordu o sırada, Alfar Konal ciddi ciddi ayaktayken birden kahkaha attı, ama birden, tık diye, kimse anlamadı neye güldüğünü, oysa gerçekten komik bir sahneydi orası, ve Alfar Konal dışında kimse görememişti bunu. Elektrik kapağı açılmış kablo dolu bir yere kafasını yaslamak gibi bir şeydi bu çünkü. Ha ha. Bir durak sonra indi Alfar Konal, dayanamadı içerdeki insanlara, bu toplumla metroda sıradan şekilde seyahat etmek bile olanaksızdı, paçavra yığınları gibi. 16:30 olmuştu saat, üç durak gitse varacaktı adliyeye. Dönmeyi düşündü birden, dönmedi ama. İki metro daha geçti binmedi, dördüncüye bindi ardından. Kokuyorlardı. Öl diril vardı adliyeye. Koşar adım gitti biraz, güvenlikleri geçti ve danışmanin ofisine girdi. Tanrının gölgesi girmişçesine oraya, genç bir avukatın koltukta stajyere kelime bombalarıyla sözde bir şeyler öğrettiği o boğucu anda kızın tüm dikkati birden Alfar Konal’a geçince, çocuk sinirlenir gibi oldu,
“Buyurun” sinirli bir sesti, kendi çapında tabii. İnceydi çocuk, kahverengi saçlı ortalama bir tip.
“Ömer beyi görmek istiyorum, kendisi nerede acaba, siz biliyor musunuz?”
“O merkeze geçti kardeşim, yok burada,”
Tavırdan rahatsız olmuştu Alfar Konal, çocukta savunma ve gerginlik uyandırıyordu sâkin tavırlarıyla. O anda danışmaya kırklı yaşlarda beyaz temiz saçlı karnı tok bir adam gelmişti, Alfar Konal’ın varlığından hoşnut değil gibi bir hali vardi, oraya adımını attı bizimki,
“Ömer beyi arıyorum, şu beyefendi bana bir şeyler söyledi ama anlamadım pek, konuşması anlaşılmıyor. Size sormuş olayım.”
Diğer çocuk birden dik oturdu ve kafasını oraya çevirdi.
“Az önce arkadaş dedi işte sana, ben de duydum, onun sözlerini ezberleyip sana tekrar mı edeyim, anlama kapasiten yok mu!”
“Ulan terbiyesiz sikerim ananı bacını, gömerim lan seni oraya, sözlerini al götüne sok, köpek oğlu köpek.”
Kaba adamın kocaman adliyenin danışmasındaki saldırgan sözleri, kavga dışında bir seçenek bırakmıyordu, ve hiç kimse o kibar çocuktan böyle bir tepki beklememişti açıkçası, ve Alfar Konal alttan alacak bir ruh haline sahip değildi o anda, ya boyun eğdirecekti adamın anladığı dilde ya da kavgayı göze alacaktı. Adam birden fırladı oradan ve Alfar Konal’a yumruk salladı, Alfar yumruğu savuşturdu ve kasıklarına inanılmaz bir tekme attı, adam küt düştü yere, araya birden kapılardan fırlayan onlarca kişi girdi, her şey bir anda olmuştu, sonra kalabalıktan faydalanan avukat çocuk Alfar’a girişmeye kalkıştı, Alfar onun kolunu eğdi ve danışma masasının dibine fırlattı, sonra kilolu biri girişti Alfar’a, bizimki kolayca savuşturdu onu ve yakasından çekti ve kapıdan adliyenin güvenlikten geçilince varilan o boşluğa fırlattı, kükredi sonra, herkes, yüzlerce kişi onlara bakıyordu,
“hadi lan köpek, gel, kalk ayağa, erkek gibi dövüş!”
Çocuk hafifçe kalktı ve sağ elini havaya kaldırdı,
“sen delisin. Manyaksin. Lütfen. Ben sizi ayırmaya çalıştım sadece, sana giriştim sandın, lütfen sakin ol, lütfen.”
Alfar kalabalığa döndü, delirmiş biri gibi değil de, kendini bilen provakatif bir lider gibi kükrüyordu,
“işte içerdeki şu adam (camdan kafasini uzatmış izliyordu güvenli yerden Alfar’ı, yenilmiş bir yüz ifadesiyle) bana hakaret etti ve saldırdı, ama dayağı da yedi, ve sizler yanıma gelip beni ve kendi hakkınızı savunmuyorsunuz, liyakatsiz aptal bir adamın meslek suçuna karşı hep birlikte karşı koymuyorsunuz, işte Türkiye bu, işte sizler bunlarsiniz! Hepiniz! Hepiniz kendinizi yok edeceksiniz! Size de saldirabilirdi, ve saldiracağa günler de gelecek! Güvenlik! (Güvenlik yaklaşmıyordu Alfar’a, izliyordu sadece) Sizler ne işe yararsınız! Bu adam bana saldırdı, ve iki kişi daha sonra! Polis nerede?”
Alfar Konal kalabalıkların şaşkın ifadesi altında karizmasını artırarak eksi ikiye indi, polis bürosuna vardı, genç bir polis karşıladı onu, onlanlari anlattı Alfar ona, odasına gittiler, iki polis daha vardı içeride, yukariyi aradı genç polis; zamanında kalem kağıt tutmuş ama kırıntısı kalmiş bir öğretmen kökenli havası vardı,
“Alfar bey, kavga ettiğiniz beyefendiyi şimdi acile götürmüşler, kaburgası çatlamış, diğer iki kişi saldirmadığını iddia ediyor size. Bakın şikayetçi olursanız onlar da olur, hasar karşı tarafta olduğu için siz ceza alabilirsiniz.”
Diğer polis de yanımıza gelmişti, benzer şeyleri tekrar ederek ek yaptı sonra.
“Ben kendini savunamayan bir kadın da olabilirdim, veya gücü kısıtlı bir erkek, fark etmez, bana koskoca adliyenin kamu kurumunda nasıl önce hakaret eder sonra da pat küt saldırır? Bu büyük bir suç, ben kendimi savundum diye neden ceza alayım?”
“Boksçu musunuz? Üç kişiyi birden devirmek kolay iş değil, eğer lisansiniz varsa başınız belaya girer.”
“Hayır, hiçbir şey değilim.”
Sonra emekliliği yakın başka bir polis geldi,
“Bakın, insanlar sinirli olabilir, gergin olabilir, akşama kadar türlü insanla uğraşıyoruz hepimiz, affedin gitsin.”
Saçmaydı sözleri, kendinden önce defalarca söylenmiş.
“Daha önce farklı şehirlerde sahada çalıştığınız ve bir sürü vaka gördüğünüz çok belli benim tarafımdan, bakın abi, bu torpilli saldırgan yerine hakkıyla biri girmiş olsaydı oraya, sınavla veya emeğiyle, danışmada bunlar yaşanmazdi, liyakatsizlik tam da bu işte, anlıyor musunuz?”
Polis kafasını salladı ve onayladı Alfar Konal’ı, sonra biri geldi oraya, yukarıdan, seyrek uzun sakallarına bakılırsa buraya nasıl atandığı tahmin edilebiliyordu,
“Nasılsınız?”
“A, sen bana saldıran şu üçüncü kişisin.”
“Hayır hayır, ben sizi ayırdım sadece, ben kavga ettiğiniz kişinin amiri ve bölüm müdürü avukat Sercan,”
“Ne! Siz bir de avukat mısınız?”
Kaburgası çatlayan adamla akraba olduğunu anlamıştı avukatın Alfar Konal, ikisi de biri danışmaya biri avukat olarak, birlikte aynı dayılar aracılığıyla girmişti belli ki. Alfar Konal işi uzatmak istemiyordu, çünkü anlamıştı şikayet etse bile sistemin tıkalı olduğunu, ya da kameradan izleyip karar verecek kişilerin benzer kişiler olduğunu, anlamıştı hepsini.
“Ben o beyefendi adına sizden özür diliyorum Alfar bey, kendi adıma da, konunun kapanması için rica ediyorum sizden.”
Özrü duyunca konuyu kendi analizleri sonunda kapatmanın mantıklı olduğuna karar vermişti Alfar Konal. Nasıl olsa bedel herkesin içinde kaburgası çatlayıp dayak yiyerek ödenmişti o kaba adam için. Dağılmıştı herkes, genç polise döndü gider ayak Alfar,
“Bu çürüme hepimizi tekrar tekrar bulacak, bunu unutmayın”
Sarsılmıştı polis bu sözden sonra, gerçeği duymak istemeyen birinin yüzünü germesiyle, ve kibarca,
“kendinize iyi bakın Alfar bey, iyi günler dilerim” demişti.
Tekrar metroya bindi Alfar Konal, leş gibi, herkes, dünyadan bir haber, başına geleceklerden bir haber mutlu insanlara baktı, acıdı onalara…
Ahmet Ünal/21:34/31 Mart 2026/Liyakatsizliğe tahammül etmeyiniz.
• • •