
Kazanmaya mecburuz
…
Sivri bir kazıktan farksızdı kafasının şekli. Arka kısmını horoz tarzıyla jölelemişti, büyük market zincirlerinden biriydi burası, ambalajlı ürünleri sepetten dondurucu dolaplara yerleştiriyordu, donmuş patates kızartmasıydı bu ürünler, top sakalı ilginç gelmişti bana, saatlerce özenilmiş ama hiç estetik verilememiş gibiydi, kıllı bir popoya jiletle şekil yapılmış gibi, eline aldığı ambalajı çamaşır tiftiklercesine haşırtı yaparak birbirine hızlıca sürtüyor kafasını titretiyordu aynı anda, dikkat çekmek istediği duygusu uyandırmıştı bende, onlarca ambalaj vardı ve hepsinde aynı şeyi yapıyordu, ne aşağı ne yukarı, tam stabil ritimde, durmadan, ısrarla, mantıksızca sürdürüyordu bunu, parazitten başka bir şey değildi, domates alacakken vazgeçmiş kasaya ödemeyi yapmak üzere yönelmiştim, oraya da ulaşıyordu ifadesi, kimse fark edemiyordu benden başka, kimse görmüyordu, kimse duymuyordu, adam suç işliyordu.
…
Ayakkabılarını giyip kapısını kapatırken sarı minnoşlar çetesi başkan yardımcısı topuklarına sürünerek mırlamıştı Alfar Konal’ın. Kapı sesini duyar duymaz bahçeden hemen koşmuştu onun yanına, çok tatlıydı, henüz yavru sayılırdı, hızlıca esneyip dilini bir tur ufak dişlerinden geçiriyordu. Bir şekilde ayrıldılar birbirlerinden, merdivenleri çıktıkça Saphiens sesleri duyması rahatsız etmişti Alfar Konal’ı, çok gürültülü yaşıyorlardı, sessizlikten kaçıyorlardı sürekli, başkalarının haklarına hiç saygı duymazlardı, günün herhangi saatinde akla gelmeyen sıradan bir saçmalık yapabilirlerdi, mantıksızlık yaptıklarında karmaşık bir şeyler yaptıklarına inanıp zeki oldukları için mantıksızlık yaptıklarına inanırlardı, birbirleriyle bağırarak konuşurlardı hep, seslerinin tüm daireye ulaşmasını isterlerdi, akşamın sıradan sessiz bir saatinde balkona çıkar telefonla kahkahalar atarak komşularına ithafen konuşurlardı, üst katlardan bahçelere ya da sokaklara çaktırmadan çöplerini atarlardı, sesten ziyade doğa kirliliğine benzetti Alfar Konal merdivenleri çıktıkça duyduğu şeyleri, dış çıkış kapısı koridoruna vardı nihayet, hepsinden kurtulmasına birkaç adım kalmıştı sadece, iki adam gördü koridorun ortasında, elindeki içkisiyle merdivenlere oturup hüzünle ağlayan birine akıl verip duruyorlardı, ikilinin ona bakıp kendilerini iyi hissettikleri duygusuna kapılmıştı genç, doğalarında olmadığı için empati yapamadan akıl vermeye devam ettikçe hüzünlenen kişinin boğulduğu ve daha kötüye gittiğini fark etmiş gibiydi yabancı, hal böyleyken ayaktakiler durmak bilmeyen akıl verici sözcüklerinin etkili oluşuna inandıkları gülümseme ve devam etme şevki dikkatini çekmişti ardından, bir bakirenin hayat kadınına ben de geçtim o yollardan demesinden farksızdı tavırlarındaki memnuniyet enerjileri, yolun açılmasını isteyen sessiz yürüyüşüyle ikisini kenara ayırarak çıkıp gitti sonra yabancı. Anadoluhisarı kalelerine vardığında uzaktan kanalizasyon akıntısının dereye akması gibi yaklaşan düğün korna konvoyu fark etti, kaçamazdı, zaman yoktu o an, kulaklığını çıkarıp parmaklarını kulaklarına soktu, dik durdu, yanından gürültü terörü yaparak geçenlere çevirdi kafasını o haldeyken, nefretle ve küçümseyerek baktı hepsine, onlarsa daha fazlasını yapmaya başlamıştı, direksiyonu kıracakmışçasına haykırarak asılıyordu içlerinden biri kornasına, gülümsüyordu Alfar Konal hepsine, bakışlarıyla alay ediyordu onlarla, kaldırımlardakiler şaşkınlıkla yabancıyı izliyorlardı, konvoy cehennemin dibini boylayken kulaklığını sakince takıp yoluna devam etti, arabaların birinde korna susmuyordu, aşağılık kompleksine yenik düşen birinin sinir krizine girdiğini fark etti, yenmişti hepsini, sadece korkaklığının üzerine gitmeyi göze alarak.
…
Hava serin diye akşam çıkmıştı yürüyüşe Uzaylı, gündüzleri, hele de sıcaksa İstanbul’un caddelerinde yürüyebilmeniz imkansızdı, yeterince kaybetmediyseniz bunu anlardınız, Vaniköy Parkı boş gibiydi, bu görüntü ona alışagelmişin dışında bir şeymiş gibi geldi, yaşı olgun ama güzel bir kadın parkın demirliklerinden atlayıp belediye vagon tuvaletlerinin yakınındaki ağacın dibinde Uzaylı yaklaşırken durup kibarca yol verdi, normalde yapmayacağı bir hareketmiş duygusu uyanmıştı genç adamın içinde, tepkisizce geçip gitti diğeri, pişman oldu sonra, neden teşekkür etmedim ki dedi içinden, hayır teşekkür etmeliydim, yürümeye devam ettikçe unutmaya çalıştı, zincir marketlerden birine girdi ardından, akşamın onuna yaklaşıyordu saat, liseli yaşlarda toplu yürüyen bakımlı gençler gördü, her anlamda öğrencilerinden bile aşağı seviyedeydi hepsi, saldırgan görünüyorlardı, aralarında geçen sözcüklerin hepsi küfürlü ve kabaydı, kelime hazneleri tamamen yok gibiydi, üç kelimeyle cümleler kuruyorlardı sanki, tamam-oğlum-bak-hahaha-vızvızvız, çalılıklar vardı yakın cadde dibinde, bu saatte dedi içinden Uzaylı, tek başına herhangi bir kadına şurada çekinmeden tecavüz edebilirler, motosiklet yığılıydı park alanı önü, aralarından biri bir şeye biner gibi binip defalarca gaz kolunu çeviriyor kendini gürültüyle ifade ediyordu, ettiği ifade yeni sıçmış bir köpeğin bokundan çıkan dumandan bile rahatsız ediciydi, ama dedi içinden yalnız çocuk, şu kişi motosikletin üstünde değil de toprağın altında olsa daha sağlıklı değil mi, güldü sonra esprisine, şaka yapmıştı çünkü, tek tük marketten çıkan yalnız kadınlar koşar adım kaçıyordu oradan, girdi içeri, sabaha karşı geniş bir caddenin varoşlarca ele geçirilmiş hali gibiydi marketin içi bu saatte, o gençlerden bir sürü vardı, küfürden başka şey duyulmuyordu rafların arasında, aralarından biri pantolonunun önünü kaşıyarak çalışan kadın kartonları sepete yerleştirirken yanından geçti, fark etmemişti kadın, birbirlerine dil çıkarıp güldüler sonra, üç shot bira, ekmek, donmuş patates kızartması ile tavuk parçacığı aldı ve bir şekilde eve gitmek için Muhaşşisinan Camii’nin önünden geçerken buldu kendini Uzaylı, boştu sokaklar, kurye motosikleti durdu yanında, bir şeyler sordu ama cevap vermeden yoluna baktı diğeriyse, arkasından seslendi kurye, defalarca, yanıt vermedi, vardı eve, dikkatli yürümesine rağmen ayakkabıları leş gibi toz olmuştu, yıllardır tesadüfen kullanmakta olduğu eski kadın dostunun hediye ettiği emektar televizyonundan kırmızı görsel ekran tasarımlı caz açtı, sanki onu herkes terk etmiş ama televizyon sahibinin mezarında otuz yıl bekleyen enik gibi terk etmemişti, televizyona baktı, aferin sana dedi, sadıksın, hüzünlendi, ben dedi, neden ait değilim.
…
Anadoluhisarı Boğaziçi Kampüsü karşısı otobüs durağında neredeyse bir saattir Üsküdar otobüsü bekliyordum, üç metre kadar durağın dışında duruyorum herkesten uzakta, iç içe geçmişler birbirlerine dokunuyorlar ama fark edemiyorlardı. Öğle güneşi tepeden vuruyordu bugün, 17 Eylül’dü gelmemişti kış hâlâ. Hangi mevsimi sevdiğimi bile unutmuştum hepsi yüzünden, akıl sağlığımı korumaya çalışarak geçiyordu günlerim çünkü. Her biri bir şey almaya çalışıyordu benden, korumalıydım kendimi. Cıvıl cıvıl neşeli insan arıyordu gözlerim, yoktu. Bir sürü otobüs geçmiş gelmemişti beklediğim otobüs, karnıma kıramplar giriyordu olduğum yerde oksijensiz insanlara maruz kalmaktan dolayı gibi. Bir çiçekçi kadın elindeki sepetle durağa yaklaştı, otobüs hareket etti aynı anda, dur dur hey lütfen çok yorgunum dur lütfen, dedi kadın şoföre, gazı köklerken el işaretiyle ret yaptı şoförse çiçekçiye, onun yerinde sıradan biri olsa dururdu demiştim içimden, ne kadar kötüsünüz, keşke bunu fark edecek şeyler gelse başınıza diye devam etmiştim sonra. Nihayet gelmişti 15P.
+
Leş gibiydi otobüsün içi, kokuyordu, az kişi vardı iyi ki ama, yakınımda duran genç biri osurdu, normalleştirmişlerdi bunu da, bu seviyenin tabiatı böyle, hadi uzaklaşalım dedim kendi kendime, lise döneminden bir arkadaşa benzettiğim birini görmüştüm koltuklarda, emin olamamıştım, kulak üstleri beyazlamıştı, saçları at yelesi gibi koyuydu, yanakları çok tatlıydı, o zamanlar da ısırmak isterdim hep, o muydu ki, bilememiştim. Boğucuydu ama, WhatsApp’ına girmişti, ekranı o kadar parlaktı ki yanlışlıkla ekranına bakmıştım, onlarca hödükten yüzlerce mesaj görünüyordu, kalpler, müstehcen fotoğrafları, ısrarla ekran üstüne yağan mesajların ön bildirimleri. Gülümsüyordu, hoşuna gidiyordu belli ki, anlam veremiyordum, insan neden ilgi açlığına kolayca yenik düşerdi ki, aslında hepsi metrobüs içinde sağlığı tehdit eden birer parazitin aynısıydı, metrobüse gidip hepsine yanaşsa aynı şeydi, midem bulanmıştı, uzaklaştım.
+
Yedek telefonumun ekran açma tuşu bozulmuştu. Telefon tamircisine yürürken kazıklanmayacağım asla diye yeminler ettim. Şehir Tiyatroları seyircilerini görüyordum çarşıda, tanıyorlardı beni,
“O, Ahmet Bey, hangi sahnedesiniz, göremedim sizi Kerem Yılmazer’de?”
Gülümsemiştim,
“Uzun bir süre yokum sanırım, yakın bir gelecekte görüşürüz inşallah.”
Ufak dükkanda tek kişi oturuyordu, yüz elli liralık bir şey olmalıydı, öyle tahmin ediyordum, en fazla üç yüze kadar razı olacağım dedim içimden oraya girerken.
“Beş yüz.”
“Üç yüz.”
“Dört yüz.”
“Üç yüz elli, bir saate gelirim, uygun mu?”
“Bir buçuk saat.”
“Tamam.”
Bankamatiğe gidip para çekmiştim, çarşıda YouTube fenomeni biri bana selam vereyim diye bakıyordu öylece, Karadağ yolculuğunda birkaç sene önce tesadüfen tanışmıştık, saklıyordu eşcinsel olduğunu. Bakmadan geçtim. Dükkanda başka biri vardı, tezgâhın üstünde parçalanmış ve her didik şeyi sökülmüş yatıyordu telefonum,
“Sadece tuş değişecekti, niye bu kadar parçalarını ayırdı ki?”
Panik yapmıştım, yine kazıklayacaklardı beni.
“Vağlla bilmiyom ki, camiye gitti gelir şimdi.”
Sonra telefonumun sapasağlam yapıldığını, o gördüğüm şeyin tesadüf renkte başka kadavra telefon olduğunu fark ettim. Geldi adam.
“Güzel kardeşim, yüz lira ver yeter, hayırlı olsun güzel oldu al.”
Utanmıştım kendimden. Nasıl olmuştu bu, normalde kazıklanmam gerekmeyecek miydi. Şakadan farksızdı her şey. Ne olursa olsun demiştim içimden, adamın yüzüne söyle ne söyleyeceksen, seni kınıyorum.
+
Üsküdar Devlet Tiyatroları Tekel Sahnesi’ni geçip yürüyordum Kuzguncuk’a doğru, insanlara uzaklaşarak yürüyordum, vardım Kuzguncuk’a sonra. Boğaz dalgası rüzgarı meydan ışıklarının üstünde yaprakların gölgelerini hareketlendiriyordu. Az daha yürüdüm, taş duvar dibinde yeni doğmuş güvercin yavrusu kıvranmış birinin üstüne basmasını bekliyordu sanki. Suratında huşu vardı, gözleri kapalı gülümsüyor gibiydi, boğazına bir şey kaçmak üzereydi, bilyeye benzer. Tanrıya kavuşmak için cesaretle canının alınmasını bekliyordu ifadesinin genel şeklinde, yastıkta yan yatmış tatlı uyku öncesi imsomnia yaşıyordu. Dakikalarca yanında bekledim, ne yapmam gerektiğini düşündüm, suratına baktıkça hüzünleniyordum, kalbim acıyordu, önce gagasındaki bilyeyi çıkardım, avucumun içinde bebek sıcaklığındaydı, taş oyuklarında yetişkin güvercinler içerideki yavrularının nöbetini tutar gibi oturuyordu, hangi delikten düşmüş olabileceğini hesapladım, parmak uçlarımla olası oyuğun içine yavaşça koydum, biraz ittirdim, içimden büyük bir yük kalkmıştı sanki, yoğun bir huzur doldu, Boğaz’ın kıyısına gittim, rüzgar tişörtümü yırtacaktı neredeyse.
…
Biri bana söylemeliydi, bu şey neydi, boğuluyordum, intihar edemiyordum bir türlü, korkuyordum, cezam neydi benim bilemiyordum, neden diğerleri gibi leş gibi şeyler yaşayıp bir şey olmamış gibi hayatıma bakamıyor ve hayvan gibi yaşayamıyordum, hangisi özgürlüktü onlarınki mi benimki mi, yasaktı sanki bana rastgele ortamlar, iş kolları, kadınlar, hepsi rastgele yasaktı, iyiydi sanırım bu, asla şikayet etmedim etmem de, ruhuma ve Tanrıya teşekkürler olsun, neden boğuluyorum o zaman, neye ihtiyacım var, elbette sevilmeye ama seviliyorum sanırım zaten, kimler tarafından, ne bileyim ben meleklerce galiba, insanlar yoksun, içi boş, aptal, ahlaksız, çelişkili, korkak ve saldırgan, en azından samimi olduğunu sandığım sevgime denk bir sevgisi olan ruh göremedim hiç, yüzeyseller, tüketiciler ve kendini korumacılar, karşı tarafı eksiklikleriyle tüketmek istiyorlar, yanında olmak paylaşmak ve beraber büyümek korkutuyor onları, lağım fareleri gibi kanalizasyonlarda karanlıkta yaşamaya alışkınlar, iyi ama gerçekten sevmeyi bilemeyip nerede ne sevip ne seviliyorlar ki farelerin içinde, sonuç ne, sonuç sandıklarından çok daha büyük hüsran, tüketilmek ve çürütülmek, neden, denemedikleri yaşamdan kendilerine pay edilen makul bedelden kaçıp kendilerine ait olmayan bedellerin enkazı altında kaldıkları için, hayatın en güzel şeyi, aslında onların korktukları şey, yaşam tarafından atanan bedeli ödemeyi göze alıp paramparça olmak, işte bu en sevdiğim, ama olmazsınız paramparça, emek verdiğiniz şey size ihanet etmez çünkü, emek vermeyi reddederseniz lanetin ihaneti sizi bulup paramparça eder, biliyor musunuz aptalsınız, kabul edin artık, hanginizin kalbinde başka yatağında başka olmayan insanı var, evet işte bu yüzden aptalsınız, sonsuza kadar sürecek bir hayatınız var sanıyorsunuz, risk almıyorsunuz, almadığınız risk başkalarının risklerinin tonozlarıyla yıkılıyor üzerinize, ama anlamıyorsunuz bunu, kabul etmiyorsunuz, samimi değilsiniz, neden mutlu değilsiniz o zaman, doğrusunu yaptıysanız neden mutsuz ve arıza çıkaran mikroplarsınız, ne olabilir en fazla he, beraber büyüteceğiniz bir sevginin yolunda zorlukları göze almanız, sonunda ne olabilir en fazla, hayatınızda ömrünüz boyunca ne gibi büyük sansasyonel başarılar mümkün ki bir şeyleri kaçırmaktan korkuyorsunuz, öyle de hiçsiniz böyle de, ev mi araba mı, bunları mı kaçırmaktan korkuyorsunuz, iyi ama gitmeniz gereken yollarda bunlar zaten yok mu, neden saçmalıklarla dolup taşıyorsunuz, kaostan kaçarken kasırganın içinde fırtınadan kopup arkanızdan yaklaşan sivri ağaçlara bakıyorsunuz, gülümsüyorsunuz hiçbir şey olmamış gibi, gelsin diyorsunuz, zaten tüketilmişim ne zararı var ki, iyi ama beni en çok tiksindiren şey de bu, kendinize kızmak yerine pişkince gülümsemeniz, hayat sizlerle çok zor.
…
Ahmet Ünal | 17 Eylül 2026 | 20:23 | Buralarda bir yerler işte.
• • •