Ölümden Sonra Üzerine Düşünceler, delice

Ölüm odanın Işıklarını Kapatmayabilir

Şunu baştan söyleyeyim; bu konuda bilimin gittiği en uç sınırdan daha ötesi üzerine; sezgisel ve doğaya gözlemlerime ilişkin konumuza yönelik olası çıkarımlarımı aktaracağım, elbette ki bu yazı -belki- ileride bilime yardımcı bile olabilir, bilemiyorum. Önce şuna bakalım, ölüm sonrası ne oluyor bağlamına, bilim nereye kadar gidiyor söz konusu izde; kısaca bu konuda bilimin sınırları yakın bir geçmişte fizikçilerce şu şekilde kanıtlandı; ‘enerji hiçbir zaman ölmüyor, evrene karışıp devam ediyor’ ama şimdiki bilincimizin enerjiyle devam edip etmediği bilinmiyor ve de devam edebilmesi için somut hiçbir bir kanıt yok. Bilimsel olarak hepsi bu kadar. Oldu bitti. Sonsuz bir enerjiye mi bağlı zihinlerimiz yoksa zihinlerimizin sanal dünyasına büyük enerji mi bağlı, bence ikisi de benzer şey, fark etmiyor. Yıldızlar Arasında’yı izlerseniz, hayatta başka boyutların var olduğunu, aslında, fizik bilimi açısından da görebilirsiniz. Radyasyonik bir sistem var evrende, karıncaların dünyasını incelemek bu bağlamda, büyük evrenin nasıl meta-frekansla çalıştığına yönelik temel fikirleri verebilir kanımca. Ya da kinestetik bir çekimi hatırlayın şu unutamadığınız kadını hani, veya erkeği. Benzer. Bilimin çıkışı kısaca sezgisel keşiflerin gözle görülebilir hale getirilmesinden başka bir şey değildir bana göre; örneğin Tales ve Menandros, sezgilerini somutlaştırabildiği ölçüde bilimin oluşmasını salık vermişlerdir (Bilim bu iki insanla başladı demiyorum, ama öyle de bakmaz yanlış olmaz yine de). Yani; bilim, sezgisel içgüdülerin çocuğudur. Sezgisel insanların doğurduğu pozitif dokümanlara sıkı sıkıya bağlanıp savunan ama sezgiselliği reddeden şu katı, kapalı ve keskin inançlı bilim insanlarının bu noktadaki trajik çelişkisiyse, gülmeye değer. Hayat ve bilim, empatiyle anlaşılabilir; ve empati yeteneği olmayan herhangi bir insan, kim olursa olsun, ne olursa olsun ve ne bilirse bilsin çöptür. Tutun kulağından konteynera atın onu. Bu kısımdan sonra anlatacaklarım benim şahsi sezgisel keşiflerimdir; tamamen. Sanırım altı yaşındaydım; sürekli ölümü merak ediyordum ve yaşlanmaktan korkma dürtüsü öyle yoğun geliyordu ki on beş yaşındaki insanları görünce yakında öleceklerini düşünüyordum; ölüm korkusu daha altı yaşında her tarafımı sarmıştı, şöyle bir hareket yaptığımı hatırlıyorum o dönemde: sabaha karşı odada uyanmıştım, sol divanda döşekler karanlık bir gölgeyle üst üste yığılmıştı, birden, o yaştaki minnoş penisimi çıkarıp döşekleri düzmeye başladım sinirlenerek, bunu yaparken Tanrıya küfrediyordum (O yaşta yani, çocuk daha), anneannemin baskıcı normlarını yerle bir etme duygusu rahatlamıştı beni, o dönem beni cehennem ve Tanrıyla korkutuyordu katı muhafazakar anneannem çünkü, A4 kağıtlarını yağa batırıp kurutmam anlamsız geliyordu ona ve beni her karşısına çekip baskı kurunca bir tane patlatasım geliyordu suratına, içgüdüsel olarak onlar neye inanırsa tersini yapma duygusuyla taşıyordum, sinirleniyordum anneannem sürekli beni Tanrıyla korkutmak istediğinde, niyetini ve niyetlerini anlayabiliyordum çünkü, ve döşekleri düzmesi o yaştaki bir çocuğun anlamsız geliyor öyle değil mi? Ama hayır, onu yaptığım sıradaki duyguyu hala keskince hatırlıyorum; gerçek Tanrının benimle konuşmasını istiyordum o sırada, meydan okuma patlamasıyla. Bir tür sezgisel olarak evrenle temas kurma girişimi. Döşek düzen bir çocuk ve evrenle temas; ne kadar zıt ve anlamsız görünüyor birbirine öyle değil mi? İşte hayat düzeninin kaotik spiral ilerlemesi de buna benzer bir şey. Aslında Tanrı, muhteşem bir sanatçı, ve mizah ustası. Güzledeydik; on yaşında falan olmalıyım; bir buzağımız otlatırken yanına gidip bir mimik detayına takılmıştım, kafamı otlayan kafasına yaklaştırdım, gözleriyle bana şaşkınca bakıp otlanıyordu hâlâ, ‘içinde büyük dedemin olduğunu biliyorum, seni kurtaracağım büyük dede’ bunları söyleyerek buzağıyı konuşturmaya çalışıyordum; sezgisel olarak onun içinde büyük dedemin olduğuna dair hiçbir şüphem yoktu; bu sefer babaannem kükrüyordu beni öyle görünce, ‘sen delirdin iyice, gel buraya canımı sıkma.’ Bugünkü ölüm sonrası görüşlerim bu örneklerle tamamen bağlantılıdır; ergenliğime kadar (18 diyelim) dört ölüm tehlikesi atlattım; bir araba çarptı, ağır bir trafik kazası geçirdim, tepeden bisikletle yuvarlandım ve ortaokuldayken liseli on iki kişi beni ölesiye dövmüştü. Ölümle çok erken, birden fazla kez yüzleşmiştim. Ve hala köpek gibi korkarım ölümden, bokum donar ölme duygusu hissedince, gerçekten ona haşyet diyorlar teolojik kavramla, ağır bir duygudur, insanın kaldıramayacağı bir şey, çok farklı. Ama buna rağmen 20 ile 30 yaş arasında üç kez ciddi intihar teşebbüsüm vardır, tam bir manyaklık. Hem korkuyorum hem ölmek istiyorum ne çelişki ama, tam bir siyahla beyazın grisel paradoks çelişki manyaklığı. Sakın bana reenkarnasyon gibi kavramlara benziyor demeyin anlatmakta olduğum şeyleri; benim olaya yaklaştığım yer karma sisteminden ziyade, daha başka, farklı, çok değişik bir açı: ADALET. Evrende inanılmaz dengelere dayanan, karmaşık bir adalet sistemi olduğunu düşünüyorum (İnsan aklı alamaz). Farklı boyutlar olduğunu, farklı alemler olduğunu, her canlıların başka toplumlar olduğunu düşünüyorum. Mesela kutsal kitaplarda cinlerden bahsedilir, adının pek bir önemi yok, ama o tür başka alemlerin olduğuna neredeyse emin gibiyim. Bir anımı anlatayım size, belki çılgınca gelebilir, ama gerçekten yaşadım; 23 yaşımda sefil bir tek göz odada tek yaşıyordum; işsizdim ve kadın peşinde koşmaktan bitkin düşmüştüm, doğadaki bir erkek bizon gibi. Öğle saatlerinde yatağıma uzanmış sakinleşmeye çalışıyordum, arkama bir kız çocuğu uzanmıştı, çok sevimli, ama o beni görüyordu, ben onu göremiyor fakat sezgisel olarak varlığını hissedip görüntüsünü hayalimde canlandırabiliyordum, farklı bir boyuttan gelmişti o, sonra annesinin sesini duymuştum; ‘kızım hadi gel gidiyoruz’ ‘anne ya, bu çocuk çok iyi biri, biraz daha kalmak istiyorum.’ Belki çılgınca ama gerçek bir deneyim, ki çok da elzem sayılmaz, evrenin işleyişinde anomal boyut sapmaları kimi zaman olabilir; mesela bir köylüye de zaman zaman olabilir bu, ama ya köylü bilgisiz olduğu için rüya ya da delirdiğini sanır ve başkasına anlatınca aynı tepkiyi alır ya da hayal gördüm deyip rahatlar, ama bu tür şeyler çok boyutlu doğada bence normal. Şimdi gelelim ölümden sonra bence ne oluyor’a? Şunu net söylemek isterim; az önce de belirttiğim gibi birçok kez ölümle yüzleştim, ama haşyet duygumun arkasındaki asıl gerçek korku hep şu olmuştu: “ya öldükten sonra Tanrı kendi canımı aldığım için ceza olarak bir bitki şeklinde yeniden yaratırsa? Ya da kümese kapatılmış bir tavuk? Sana güzel bir fizik verdim, akıl fikir verdim, karizma verdim, gençlik verdim, ve sen kendini mi öldürdün, al şimdi böyle bir formda yaşa da gör, derse Tanrı bana?” Tamamen bunun olmasından korktum hep. Bu bağlamda döngünün adalet olduğuna inanıyorum; gerçek bir adalet; bir bufalonun trajik şekilde aslanlarca parçalanışına bakalım; ilk görüşte korkunç bir adaletsizlik, evrenin çalışma sistemi gerçeklerin katı bir önyargının arkasına gizlenmesinden ibarettir; ilk akla gelen soru şu, Tanrı adaletsiz ve merhametsiz mi? Karamazov Kardeşler’i okudunuz mu? Mitya’nım yargılandığı mahkeme sahnesine dikkat edin; gerçek ve adalet, orada konuşulanların, kişilerin, yargılanan Mitya dahil kimsenin yazar dışında algılayamadığı yerde gizlenmiş ve ortada dönüp dolaşan insanların anlamsız gürültüsü kalmıştır geriye, ve gerçeği sadece yazarın kendisini Tanrı  -burada bir simülasyon yapar gibi konuşursak-  Dostoyevski diye düşünürsek; o bufalo acılar içinde parçalanırken, bizler mahkeme sahnesindeki gerçeği göremeyecek kişilerden biri haline geldiğimizi anlayabiliriz. Kafanız mı karıştı, güzel. Benim ölümden sonra teorimde, bugünkü bilincimizin yerini iyi ve kötü insan olmamıza bağlı olarak, parçalanan bufalo şeklinde yeniden hayata geleceğimiz yönündedir (Bufalo, geçmiş bilincini hatırlayamaz elbette ki, ama yeni bilinci, neden parçalanan bir bufalo olarak dünyaya geldim ki isyanından ziyade tam da adalet gereği sadece Tanrının bileceği bir açıdan sıfırdan bir bufalo beyniyle gelmiştir). Kurban Bayramları’nı hatırlayın; haberlerde bir orospu çocuğu görmüştüm; boğa bağlıyken ayak bileklerini kesmişti hayvanın, yaramazlık yapıyor gerekçesiyle, şimdi o parçalanan bufalo, bizzat o adamın ölümden sonraki yeni hayatı olabilir, denge ve adalet gereği. Ve bunu Tanrıdan başka kimsenin bilemeyecek olması, Tanrının bildiğimiz büyüklük sınırlarına asla sığamayacağını, Tanrı var mı yok mu tartışmalarına giremeyecek kadar sandığımızdan çok ama çok büyük bir güç, sonsuz güç olduğunu tahmin edebiliriz. Şimdi, bu açıdan, ilk bakışta ne gördük? Parçalanan bufalonun suçu ne? Ama arka plandaki adalet sistemine göre? Olabilir de olmayabilir de. Bir insan düşünün: bir hayat kadınına bakıyor ve ne diyor: Fahişe. Gerçek ne? Belki de kadının o noktaya gelene kadar bunu hak etmediği bir mücadele. Ama adam ne gördü? Kendi isteğiyle bunu yapan mutlu bir fahişe gördü. Yani farkındalık derinleştikçe, bufalonun trajik durum hikayesi adaletli bir noktaya doğru yolculuk yapıyor. Fareleri düşünün, böcekleri, ağaçları; Tanrı neden bir tarafta Tom Cruise yaratırken, diğer taraftakini fare olarak yaratsın? Çünkü bunun geçmişte, şimdide ve gelecekte tam da adaletin o olacağına ilişkin bir sebebi olacaktır, ve tabii Tanrının istediği ve uygun gördüğü sınırlar içinde bilmemiz kaydıyla. Doğa döngüseldir; kısaca okyanustan balıklar nehirlere girer, ayılar balıkları avlar, avlanan balıklar ağaçların dibine getirilir, çürüyen kırıntıları oradaki ağaçların ekosisteminin devamlılığını sağlar. Aynı bu bağlamda kelebek etkisi teorisinin öncüsü Lorenz şunu söyler, kısaca, hatırladığım kadarıyla; ‘evrenin bir sistemi, başka alanda benzer işler.’ Bu döngü; canlıların ölüm, yeniden dirilme ve adalette buluşma döngüsüne katkı getiren doğasal sembollerdir bana göre. İşte ben o buzağı otlanırken, sezgisel olarak bugünkü bu konudaki keşifleri içgüdüsel olarak yapıyordum, tamamen bilinçdışı. Ve sezgisel sembol belirtileri, var olmayan bir şeyin yankısı için gelemez genellikle. Evrende boşluk yoktur, evren hareket eden, denge sağlayan ve süreklilik için ilerleyen büyük bir sistemdir. Bir inek sıçar ve o, gübre olarak tarlaya şifa verir. Örneğin tüm o mitolojilerle kutsal metin mitlerine inanıyorum desem size, belki gülümsersiniz bana, sanırım tamamen inanıyorum mitlere, ama yazıldığı şekliyle değil, sembolik olarak verilen destanların arkasındaki saklı gerçeğe. Çünkü Tanrı doğrudan elmayı gösterip bakın bu elma demez genelde, spiral ve kaotik ve sembolik verir arkaya gerçek anlamı zarifçe gizleyerek, ben mitlere böyle bakıyorum açıkçası. Yani mitleri de Tanrı yazdırdı, Karamazov Kardeşler’i de, Gebermek Üzere’yi de, ama tabii muhteşem bir yazarlıkla. Örneğin nefsimiz, melek, şeytan; bunlar söz konusu metinlerde mitolojik olarak sembolleştirilir; masal gibi, ama hepsi gerçektir; kumar bağımlılığı mesela, bu neden olur? Dürtü kontrol bozukluğu gibi bir şey yüzünden, veya bir adam kadına neden tecavüz eder? Nefsi yüzünden. Beowulf neden cadıya ruhunu satar? Dürtü kontrol bozukluğu aslında. Aynı şey. Hayata liner bakmak, bufalonun suçu ne ki demek gibi sonuçlarla Mitya’nın mahkeme salonundaki kişilerden biri yapar insanı, ama liner bakmamak için, işte bu noktada çok şey gerekir, belki de çoğu insan liner baksa daha sağlıklı, ne dersiniz…

Ahmet Ünal/18:40/18.04.2026/Başım ağrıdı yazarken.

    • • •