Öylesine biraz moral olsun diye…

Biraz Tebessüm ve Biraz Her Şey

Künye

Doğmadan önce künyem okunur: Sanatçı olarak Türkiye’de doğacaksın, anne ile baba en son görmek isteyeceğin türden kabus gibi iki kişi olacak ve çoğunluğu vizyon olarak altı yüz yıl geride kalmış bir toplum uygun gördük sana, ayrıca bulunduğun ülkenin yapısına liyakatsizlik adaletsizlik ve güce tapınma da ekledik, (Yardımcılardan kauçuk olanı araya girer) ‘Efendim şey, tarif ettiğiniz insan yapısının her birinin kendini ulema sanmasını eklemeyi unutuyordunuz az kalsın, farkında mısınız?’ Ah evet, tamam ekleyin şimdi onu da, ne diyorduk şey devam edelim; aydınlar tarafından da dışlanma, 31 yaşına basınca cahil akrabaların aileden aforoz etme girişimleri, aşk hayatında yıkıcı bir hüsran, hiç kimseye anlaşılmamak, hayatın uzun bir döneminde yoksulluk, aç kalma ve perişanlık. Evet hepsi bu kadar, dostum sıkma canını sadece savaş gitsin hadi ama gül biraz neyin var he? (Yine aynı yardımcı zıp zıp zıplayarak ve sağ elini havaya kaldırıp sallayarak araya girer) ‘Efendim efendim efendim, yaşadığı ülkenin sakinlerinin çoğuna organize kötülük özelliği eklemeyi unuttuk! O kadar dalgınsınız ki… Ah.” İşte bunu atlamış olmam asla kabul edilemez ve bu tamamen benim suçum, tamam ekleyin hemen… İşlemler tamamlanırken yanımdakinin künyesi okunur: (Sevecen bir ses tonuyla) Siz ise İngiltere kraliyet ailesinde…

***

-Uçurumun kenarındayım, hey size diyorum hey hey bana bakın hey, şuradaki ipi uzatıp beni ufak bir hamleyle ortaya çeker misiniz? Böylece hayatım kurtulur, sizin için zor olmasa gerek.

-(O sırada hamburgerini hapır hupur yiyerek boğuk ve çiğneme sesiyle konuşur) Nesin sen he, benim zekâmı hafife alan bir Tiran mı? Ya beni kandırıyorsan? Ya enayi durumuna düşersem? Ya aptal olduğum ortaya çıkar.. ay pardon yanlış söyledim ya aptal sanırlarsa beni?

***

-3 dil biliyorum, tüm antik ve dünya ve Türk klasiklerini okudum ve okumaya devam ediyorum, birden fazla profesyonel özelliğim var ve hepsi de dünya standartlarında, dürüst biriyim yalan söylemem, kin ve düşmanlık yapmam, değerlerim var ve hepsi de kendime saygımın bir sonucudur.

-Ama biz sizinle çalışamayız.

-Neden? Burası bir sanat kurumu değil mi? Burayı tek başıma kalkındırabilirim.

-(Kapıya doğru seslenir: Tost siparişim geldi mi?) Bakın, (Aklı tost yemekte olarak devam eder) köyden amcamın kızı gelecek ve bu kadro onun için ayrıldı, temam mı?

-Temam? (Biraz kafası bulanır), ah pardon şey, anladığım kadarıyla kuzeniniz bir sanatçı değil.

-E nolmuş ki?

-Bu ciddi bir iştir ama, amatörler yapamaz.

-Aman kimin umurunda yapsın bir şeyler işte.

-Bu gidişle ya Afganistan gibi olursanız? Nitelikli insanlar bu denli kolay görmezden gelinir mi hiç? Allah seni çarpmasın sonra? (Kendi kendine mırıldanır: Çarpmış çarpacağı kadar zaten)

-Ni dediniz? Neyse, ben burası Afganistan olana kadar ölür giderim görmem zaten. Yahu nerede tostum, kola da var mı yanında? Oh sımsıcak mis gibi.

***

-(Kişinin biri evde tek başına televizyon izler, televizyondaki gri saçlarını geriye jilet gibi yatırmış psikoloji profesörü şöyle der: Fedakarlık nankörlük getirir, kimseye iyilik yapmayın!) (Sonra bu kişi dinlediğini dünyasında anladığı gibi edindikten sonra sokağa çıkar, kafasında yankılamaktadır bu dinledikleri, beyninde bir sıvı gibi dolaşır ve onun kaşlarındaki jestlerle büzüşen dudaklarında biçimlenir her harf, sokağın karşısından koltuk altlarında kitaplar olan zeki bir genç gelir, bu gence asık suratıyla şöyle der: Merhaba. Genç de kafası dalgın biçimde merhaba diyerek karşılık verir ona, aradan iki gün geçer adamın kafasında hala o ses vardır: “Fedakârlık nankörlük getirir, kimseye iyilik yapmayın!” Odada cirit atar sigara içer ve aynaya bakıp dişlerini sıkar. Sonra gencin evini bulur, kapısını çalar ve ona kafa atar, kanlar içinde olan gence şöyle söyler: Geçen gün sana ilk merhabayı ben dedim, iyilik ettim, fedakarlık yaptım ama sen ne yaptın, ertesi gün evime gelip ayakkabılarımı öpmedin, böyle göstermen gerekmez miydi teşekkür borcunu, koskoca ben sana merhaba diyeyim ama sen bunu tınlama he?)

***

-Cehennemin en dibinde yanıyorum, karanlığın en kör noktasındayım ve derimin altına ateş yakmışlar gibi ruhum sıkışıyor.

-Ihı hıı hıı öyle olmuyordur ya.

***

-Hayatımda hiç erkek olmadı, yani cinsel anlamda anlıyor musun?

-Şey, bunu niye bana söylüyorsun ki? Yani sormadım ki.

-Temiz bir kızım ben, çok zekiyim, annemler IQ testi yaptırmışlar bana kaç çıkmış biliyor musun?

-Yahu bana ne, deme öyle şeyler.

-101 çıkmış ha haaaaa. Sıradan insandan bir puan daha zekiyim.

-Yani ne diyeyim, gereksiz konular, ama şey, bayağı düşük, neyse.

-Sen ne demek istiyorsun? Sen beni ne sanıyorsun, sen kimsin ki? Sen beni ne sandın? Sen sen sen bana aptal mı demek istedin?

-Hayır, sen kendine aptal dedin, hem de sohbetin en başından beri bunu farklı cümlelerle tekrar edip duruyorsun.

-(Yanakları kızarır ve patlamak üzeredir) Bana bak, seni öldürtürüm! (Ağlamaya başlar)

-Hiç gerek yok gerginliğe, gerçekten. Bana bir şeyler ispatlamak zorunda değilsin, ben seni görebiliyorum zaten.

-Ne ne ne ne ne ne ne demek istiyorsun sen! Derste bir profesörü rezil etmiş olman umurumda değil, ben o profesörden daha akıllıyım, sen benim kim olduğumu biliyor musun?

-Aslında ben vazgeçtim.

-Ne?

-Sevişmekten vazgeçtim, gerek yok.

-Sen beni beğenmiyor musun? Daha geçen hafta kiminle yattım ben biliyor musun sen?

***

-Ama olur mu öyle şey? Arabayı bu dar sokaklarda yavaş sürmelisin, baksana her yer kedi dolu, birini ezebilirsin, bir kadın daha nazik olmalı.

-Onlar da çıkmasın arabanın önüne, aptal değiller ya?

-Pardon, adın neydi?

-Ne demek bu?

-Şu iğrenç ojeli tırnaklarınla arabayı sağa çek ve beni indir, senden midem bulandı. Bu arada adını gerçekten unuttum.

-Ne kaybettiğinin farkında değilsin.

(Çocuk gülümser ve kedinin birini kucağına alarak onun mır mır sesle titreyen kafasını okşar, kadın gazı kökler ve bir daha görünmez.)

***

-Çok hoş gülümsüyorsun, dudakların bal gibi, bu kadar yakışıklı olup da nasıl yalnız kalabilirsin?

-Yalnız olduğumu nereden çıkardın?

-Yani şimdi burada kafedeki herkesten farklı bir enerjin var, nasıl desem frekansın çok yüksek, sana karşı dikkatli olmam gerekiyormuş gibi hissediyorum.

-Eh normal tiyatrocuların geneli yüksek frekanslıdır. Ayrıca doğallıktan anladığın neyse öyle davranmak istersen durma, yani nasıl rahat edersen.

-Benimle daha görüşmeyeceksin öyle değil mi?

-İyi de bu nereden çıktı şimdi?

-Kendimi değersiz hissettirdin.

-Eh, ne yaptım ki? Aşk olsun.

-Kontrol edilmen imkansızmışsın gibi.

-E tabii ki, herkesin sınırları ve özeli olmalı, benim de senin de. Ayrıca kendimizi akışa bıraksak ve gerisini ruhumuz halletse daha iyi değil mi?

-Bunu bilinçli söyledin değil mi? Yazarsın çünkü yeteneğini kullandın değil mi?

(O entelektüel adamdan kendi kendine “Soliloqy” yaparken ve boynunu sağa kasarken şöyle bir fısıltı çıktı: Alt tarafı donunu indirip … Ne bu tantana ya…)

***

Ahmet Ünal/28.03.2025/İstanbul

    • • •