
Bir Jest, bin Benzer kişi
Anadoluhisarı Boğaziçi kampüsünün cadde kısmında, Kavacık yönüne doğru, kaldırımda yağmur sonrası toprak kokusunun mutluluğuyla yürüyordum, amacım yolu uzatarak fazladan adım atmaktı ve en uzaktaki markete gidip tavuk alacaktım ardından. Kimse yoktu kaldırımda, arabalar bile seyrek geçiyordu. Yoğun ağaç yaprak kokuları belirginleşmişti az önceki yağmurun etkisiyle. Her şey ne kadar güzel gidiyordu, tam benlikti her şey, derken ışıklara otuz metre kala genç bir kadının yaklaştığını gördüm, telefonla konuşurken ilginç hareketler yapıyordu kendi kendine. Sezmiştim ona benzerleri tarafından duygusal transferle emdirilen amcıklaştırılmış toksik zehrini. Yirmi metre kala midem bulanmaya bile başlamıştı. Bir kadın için, hele de genç bir kadın için en aşağılık seviye; aklı başında bir erkek tarafından cinsiyetsiz görülmesine neden olacak kadar davranışlarının makul seviyenin dışında olmasıdır. Bu, korkunç bir durumdur genç bir kadın için, kabul etsin ya da etmesin, denizlerin varlığını reddetmekle aynıdır aksini düşünmesi, yani önemsiz. Yirmili yaşlarımın ortasına kadar -yaklaşık- insanlara günaydın derdim, merhaba, iyi akşamlar, hoşça kalın derdim, herkese. Ama büyüdükçe özümü almak istemeye başladılar; kötü davranmaya, rekabet etmeye, haksızlık gözetlemeye ve bana ait olan ne varsa göz dikmeye başladılar; mesafe koymak zorunda kaldım insanlara bu yüzden yıllar geçtikçe. Şimdiki durumumda ise bu mesafe öyle seviyelere gelmek zorunda kaldı ki; kendi değerlerinin tam ölçeğine gelip oturdu o mesafe sanki, sikimde değil uç noktası bu alan. Çok elzem yerlerde kurtarmam mümkünken haksızca dayak yiyen kadınlar gördüm, erkekler gördüm, gençler gördüm, bakmadım bile, tek umursama kırıntısı gelmemişti hiç içimden; bir kaya kayıtsızlığında düşüncelerimin içinde yaşamaya devam ettim hep. Ve ben, yani o genç çocuk, apartmanlarda yüksek bir sevgi neşesiyle günaydın, iyi akşamlar, merhaba deyip durarak enerji saçtığı insanların yıllar içindeki kendi özel mikropluklarıyla beni evirip çevirdikleri hâlimle, köşelerde, şurada burada şiddete bile maruz kalırlarken yanlarından kayıtsızca geçip gidiveren biri oldum, hâliyle. Suratlarına bile bakamayacak kadar içi yorgunlukla dolan, her biri diğeri kadar mikrop. İşte o selamlar saçtığım insanoğlunun tamamen değersiz olduğunu, ömürleri bitene kadar birbirlerini itibarsızlaştırdığını ama ironik olarak kendine tapmayı normlaştırdıklarını aralarında buna karşıt şekilde -ne çelişki ama- yani birbirlerine değer vermiyorlar ama birbirlerinin benliğini sıkı sıkıya savunmasını normal karşılıyorlar, beyinlerinin sadece hayatta kalmaya yarayan koruma ve kontrolle tutkallaştığını; onlardan biri olmama yarışı oynaya oynaya öğrenmiştim maalesef. Sonra kısaca sanat, tiyatro derken kitaplardaki yazarlarla tanışmaya başlamıştım, yaşadıklarımı yaşayan yazarları gördükçe hayret ediyordum çok daha gençken, nasıl olur bu -yaşadıklarım utanç verici değil miymiş yani, süper, demek yalnız değilim- ama bana ne yapmam gerektiğini onlar da söyleyemediler, yirmili yaşlara yakın köyde komşu sisteminde köy komşuları bir şekilde bilinçdışlarıyla beni dışlamışlar ve akrabaları içindeki bekar kızları ben dışındaki tüm başka erkeklerle eşleştirmişlerdi -bunu hiç unutmam işte, oysa en yakışıklı, sağlıklı ve para kazanma ihtimali kabiliyet olarak yüksek bendim aralarında kıyasladıklarının, buna rağmen farkında olmadan dışlamaları tuhaf gelmişti, sanki geyiklerle geyikleri eşleştiriyorlar ama farkında olmadan beni Amerikan bizonu olarak görüyorlarmış gibi- ama o anlara baktığımda Tanrı kurtarmış beni derim hep, evlenseydim eğer topluluk ürünü biriyle yüksek yüksek yüksek ihtimalle hayatım kayabilirdi, şimdi on iki dakika bile tahammül edemezken söz konusu yapıda birine, aman Allahım, başım döndü, Tanrı herkesi benzer yapısıyla eşlesin inşallah. Amin. Ve işte; yaklaşıyordu telefonuyla konuşarak bana, gökyüzü yağmur öncesi gri dinginliğini altüst etmek istercesine, iki milyonluk bir gen aktarımının temsilciliğiyle paldır küldür löp löp, kendinden emin, batırmaya alışkın bir rahatlıkla, insan ataları gibi pırıl pırılca hırgüre sıfırdan kurgulanmış, onun gibi milyonlarcasıyla mücadele etmişliğimden habersiz, bir takımın rakipteki en yorgun kaptana doğru hazırlanan sahaya hiç çıkmamış dinlenceli oyuncusu gibi, tek bir zihin yorgunluğu yok, düşünme derdi yok, beynine bir şey öğretme gayesi de, A4 kağıdı kadar beyaz bir yorulmamış sağlıklı suratıyla, yanımdan geçecek olmuştu ki, o anda kendimde anlamadığım bir şey onda bir şeyi tetiklemişti; sanki genelevinde çalışan birinin yirmi sene sonra çalıştığı binadan rastgele bakarken aşağı sokakta tesadüfen babasını görmesine benzer bir duygusal tepkiyle, birden, elini kareteci birinin tuğla kırarkenki keskin ve aynı hareketini hayvan gibi yükselerek, telefondaki kişiye gibi yaparak bana ithafen yapmıştı. Aslında gizli kamera yoktu orada, kimse de yoktu, dönüp götüne sağlam bir tekme yapıştırıp bir şey olmamış gibi yoluma devam etme düşüncesi geldi, ama bir şekilde bu davranışı kendime yakıştıramadım ve tepkisiz kayıtsızlığımla markete doğru yürümeye devam ettim.
Ahmet Ünal/21:44/22.04.2026/Beyni daha da yok olmakta olan insanoğluna ufak bir gülümseme.
• • •