Zararsızın Biri Gibi Biri

19.10.2025/Ahmet Ünal/22:00

Hikâye

Gün bitmek üzereydi ve bundan önceki her gün gibi bir günün tamamında ve bundan sonraki günlerde ya da öbür dünyanın başka günlerinde de ama bugünün sonundaki bugün günü akşamında, toplumun bir kısmı ondan nefret etmiş, bir kısmı hayranlık duymuş, diğer bir kısmı merakla incelemek için gerçek mi diye dokunmak istemiş kalan kısmı da yetersiz değilim ben diyerek diğer hepsiyle birlikte onu tüketmiş ve bir güzel ağzına sıçmışlardı. Sıfırdı enerjisi her akşamki gibi. Sonra da ölmüştü. Ardından ruhu İblis formunda Anadolu Hisarı’nda bir sokağa girmek üzereyken geri geldi. Muhaşşisinan Cami’sini geçti ve sola dönüp eve topuklayacakmış gibi olmuştu ki sağda kırmızı yeni boyalı ahşap, tarihi bir evin granit camından zararsızın biri gibi birini gördü. Açıktı pencereler. İçerisi birden fazla rahatlatıcı ışıkla loş bir ortamdı. Göründü o bir adam, masada bir şeyler yazıyordu. Perdeler yoktu. Demir parmak pencere eşiğindeki ufak saksılı yeşil yabani çiçekler muhteşemdi. İblis biraz eve yaklaştı. Adama baktı. Perdeleriniz yok diye uyarmak istiyordu. İblis insanken bütün insanlardan kaçmıştı. Herkes ondan korkuyordu ve ona yaklaşmak demek İblis’e yaklaşmak demekti zaten. Gökyüzünde birkaç parlayan yıldız gördü. Hava sıradan bir İstanbul kış havasıydı ve canlıydı, serindi, kömür kokusu gibi kokuyordu ama soba devri çoktan bitmişti. Evin üç basamaklı merdivenin ahşap kapısı dibinde, şişman bir sarı kedi yatıyordu. Kediye baktı. Kedinin nasıl mutlu olduğunu gördü. İlginçti, hala uykudaydı ve başka insan da yoktu hâlâ etrafta. Adam şimdi bile bir şeyler yazıyordu. Tuhaftı. Ne yazıyordu acaba? İblis bunu çok merak etti. Gökyüzü akşam siyahlığındayken yukarı baktı ve muhtemelen Avrupa’ya doğru giden bir uçak fark etti. Keşke ben de o uçağın içinde olsaydım diye geçirdi akciğerlerinden. Sonra birden ölü olduğunu hatırladı ve uçağa ilgiyi kesip tekrar adama baktı. Adam durdu, sanırım mola vermişti. Ayağa kalktı, eşofmanını düzeltti ve gözlüklerini çıkarıp yazdığı masanın üzerine koydu onu. Kısaydı adamın saçları, geriye atılmış grimsiydi saç rengi. Sonra birkaç airobik hareketi yaptı. Ayaklarını yukarıya kaldırdı ve ellerini ters çevirdi ve omuzlarını yükselip alçalttı ve parmak uçlarını kımıldatıp rahatladı. İblis perde uyarısı yapmak istiyordu ama fırsat olmuyordu, hala seyrediyordu bu yüzden. Adam mutfağa gitti sonra. Bir soda açtı, geri geldi. Evde yalnız olduğunu düşünmüştü İblis onun. O sırada yanından bir kurye motosikleti gelip geçti ama çok gürültülüydü hıyar. Fakat içerideki adam bunu camın dibinden bile duymamıştı. Ve ilginçtir ki İblis’i de görmüyordu. İblis kapıyı çalmayı düşündü. Öylece durmuş adamı izlerken gözlükleri ardından saatlerce bilgisayar oyununa kımıldamadan bakan uyuşmuş bir veletten farksızdı. Belki iyi bir ikili olurlardı, beraber parka gider kaydıraktan kayarlardı. Sonra elastik zıplama çemberinde zıp zıp zıplarlar, sonra kan kardeşi olmak için avuç içlerini keserlerdi. Sonra da hatunları tavlamak için ava çıkarlardı. Mümkündü. Neden olmasındı. İblis diğer dünyada sıkılmamak için bu büyük hayallerini birazdan gerçekleştirebilirdi sanki. Ama neden öyle yapmaması gerektiğini bilmiyor biliyor bilmiyorbiliyorbilmiyordu. Ölüydü diye miydi acaba. Sonra vazgeçti. Tekrar aynı yerine geçti. Ve adam oturup yazmaya devam etti. Adam bir ara burnunu karıştırdı. Pisliğini çıkardı masanın altına sürdü ve elini iki parmağıyla pisliği ufaladıktan sonra cep tarafına doğru silkeledi. Bitmişti sodası. Sonra yazmayı tekrar bıraktı. Kalktı ayağa. Eğildi, doğruldu. Ve tekrar yerine oturdu. Yetişkin avuç içi büyüklüğünde kupkuru bir yaprak ters dönmüştü İblis’in ayak ucunda. Bu onun dikkatini çekti. Sonra adam camdan yanaştı ve birden geğirdi. Ama İblis’i görmüyordu. Oysaki tam da karşısındaydı. Sonra gitti koltuğuna oturdu adam. Cep telefonunu çıkardı ve birini aradı. Alo? Geçen verdiğim semineri hatırlıyor musun bro? Tam karşımda bir hatun oturuyordu. Bacak bacak üstüne atmıştı. Of o bacakları düşünmeden edemiyorum. Keşke bir gece geçirebilseydim onunla. Sen nasılsın kanka? İyi bakalım. Tamam, ben de evdeyim. Daha sonra görüşürüz, dedi ve kapattı. Adam bu sefer salonun ortasına geçip birkaç salsa hareketi yaptı. Yalnız başına mutluymuş gibi davranıyordu. İlginçti. Normalde insanlar yalnız kalmayı sevmezlerdi. Ama adam seviyordu. Sonra tekrar sandalyesine oturdu ve telefonuyla tekrar birini aradı. Alo. Evet hayatım, evet evdeyim. Her zamanki şeyleri yapıyorum ve tabii seni özlüyorum. Yarın mı geliyorsun? Ah, hiç unutur muyum, refleks gibi bir şeydi bu. Tamam seni alacağım havalimanından dedi ve kapattı. Sonra arkasını dönüp televizyonu açtı. Bir haber kanalıydı açtığı şey. Dudakları titrerken küfrettiğini anlamıştı İblis onun. Sonra televizyonu kapattı tekrar. Yine aradı birini. Alo. Evet. Bir hafta sonra. Adı Azra. Evet. Sadece ikimize özel bir oda. Üç saat vakit geçireceğiz. Doğru. Ödemeyi… Ödemeyi geldiğimde nakit vereceğim. Yok hayır, beni kaydetmeyin. Sadece Azra’yı kaydetmeniz yeterli. Tamam, kolay gelsin. Sonra tekrar burnunu karıştırdı ve bir pislik daha çıkarıp koltuğa sürdü. Hapşırdı. Gülümsüyordu kendi kendine. Çaldı bu sefer de telefonu. Efendim? Kiminle görüşüyorum? Buyurun benim o. Evet evet hatırladım sizi. Evet, sosyal medya reklamlarını sizin adınıza kazandırıyoruz. Doğru. İzlediğiniz videolardaki reklamları bizler yapıyoruz. Evet. Firmanızın adı neydi? Hatırlayamadım da. Kamer, Kemer, eh, şey, Kamerini Limited. Okey. Anladım. Tamam, ne kadar sürelik bir reklam istiyorsunuz? Dakikası… …600 dolar. Evet. Özellikle efektlerini yoğun yapıyoruz ki insanların beyinlerine doğrudan etki etsin ve unutmasınlar. Evet, bizzat benim tasarımım. Tamam. Haftaya Pazartesi 12’de. Bağdat Caddesi 12 numara. Tamam. Görüşmek üzere. Kapattı telefonu. İblis adamı izliyordu. Adam bir süre sonra lavaboya gitti. Lavaboda haykırdığını ve sümkürdüğünü duyuyordu İblis onun. Geri geldi sonra adam. Halı sahadaki gibi hareketler yaptı salonun ortasında. Ayaklarının ikisini birden zıplatıp yere indirdi. Sonra da bir sigara yakmıştı. Sigarasını hayatında hiç zorlukla karşılaşmamış birinin özgüveniyle çekiyordu. Öbür elini kulağına soktu. Temizledi kulağını serçe parmağıyla. Pisliğini koltuğa sürdü. Mutfağa gitti, geldi ve elinde bir cips paketi vardı. Açtı onu. İlkel insanlara benzer şekilde yiyordu cipsini. Arada sırada geğiriyor, bacak bacak üstüne atıyor, sonra diğer bacağını öbürüne atıyordu. Kendi kedine gürültülüydü aslında. Sonra kediye bakmıştı İblis. Kedi çok sakindi. Huzurlu ve dingindi. Herkesten kaçmış, sessiz ve izole. Doğanın evladıydı o. adam bu sefer birden ayağa zıpladı çünkü telefonu çalmıştı ve ona baktığında ise bu reaksiyonu göstermişti ilginç bir biçimde. Alo, evet Enis bey. Doğrudur Enis Bey. Nasıl isterseniz Enis Bey. Biliyorsunuz size her zaman sadık oldum Enis Bey. Şu efekt, evet evet reklamlardaki efektleri daha da yoğunlaştırmak gerekir. Çünkü insanların beynine yeterince enjekte edememişiz gibi bir durum var. Evet. Daha fazla hareket, daha fazla efekt, daha fazla gürültü ve daha fazla reklam dayatması. Bize bunlar gerek Enis Bey. Enis Bey sizi çok seviyorum. Kız olsam verirdim vallahi, ehe hehe hee, şaka şaka, Azra yengeme selamlar. Görüşmek üzere. Hoşça kalın. Kapattı telefonu adam. Sonra kendi kendine kahkaha attı. Karına kayacağım haftaya, dedi kısık bir mutlu monologla. Cipsisini yemeye devam ederken sağ kıç kenarını kaldırıp korkunç bir osuruk çıkardı. Bir tutam cips atıyordu ağzına, sığmayanlar halıya dökülüyordu, katır kutur yerken de hayvani sesler çıkarıyordu beraberinde. Bir süre sonra çalıştığı işyerinin sekreterinin fotoğrafını açtı tabletin galerisinden, ona bakarak mastürbasyon yapıyordu. Sanki pencerelerde perde yokmuş gibi davranıyordu; taşralı özgüveniyle. İşini bitirdikten sonra gözlüklerini takıp masanın başına tekrar oturdu. Yazdığı şeyleri okuyordu. Hepsini el yazısıyla yazmıştı ve toplam dört sayfa tutmuştu. Mırıl mırıl dudaklarıyla tekrar ediyor gibiydi. Yine çaldı telefonu. Kiminle görüşüyorum? Ah Bozsik, sen misin? Kardeşim benim. Evet, seni arayacağımı söyledim ama unuttum, kusura bakma. Evet, sen benim çocukluk arkadaşımsın. En iyi arkadaşım. Beraber büyüdük. Hep zor zamanlarda yanımdaydın. Ah, evet, paraya sıkıştığını, hatırladığım şey, ne kadar ihtiyacın vardı, anladım. Ben de çok kara günler geçirdim, ah ah, bilmez miyim hiç (Gayri-samimi bir tonla). Ya benim de durumum bu aralar çok sıkıntılı, iş yapamıyoruz. Enis Bey’le de aram bozuk. Ya bir şey söyleyeceğim, beni işten çıkarttılar. Ha şey sana söylemeyi de söyleyemedim, pardon unuttum, yanlış anlarsın sen diye. Kusura bakma kardeşim ya. Bak seni ne kadar sevdiğimi asla unutma tamam mı? Görüşürüz. Kapattı telefonu. Arkasından bir sürü alaycı küfür bastı… sonra da telefonu masanın üzerine koydu. İblis hala adamı izliyordu. Telefonu çalmadı bu sefer, titredi. Ve konuşurken sesi sıcak, samimi, gerçekti; Alo? Ah, anneciğim, ellerinden öperim, seni öylesine çok özledim ki ilk fırsatta ziyaretine gelip sımsıkı sarılacağım sana. Ben de ne yapayım, işlerim yoğun, eşimle birlikte ara sıra hediyeler alıp huzurevlerini ziyaret ediyoruz, kimsesiz çocuklar için bağışlar yapıyoruz falan filan anneciğim. Beni okuttun, büyüttün ve hayırlı bir birey olmamı sağladın, hepsi senin sayende. Evet anneciğim abimin kızının Londra okul masraflarını hallettim, neticede benim de kızım sayılır, amcasının bir tanesi o. Ortalık bozuk anneciğim, dikkatli ol tamam mı, dolandırıcılar ararsa açma sakın. Öpüyorum ellerinden. Görüşmek üzere. Ertesi gün olmuştu. Migros market zincirlerinin gazete köşesindeki tüm gazete başlıklarında şunlar yazıyordu: “… Bulunan Müstakil Bir Evde, Adı D.C. Olan Bir Adam, Ayaklarından Ters Şekilde Asılmış ve Elleri bağlanıp Boğazından kesilmiş Olarak Ölü Bulundu.”

    • • •